Tepe Savunma

Özel Güvenlik Hukuku ve Kişi Hakları (Online Özel Güvenlik Eğitimi)

" Zaferin sırrı, orduların sevk ve idaresinde, bilim ve teknik kurallarını yol gösterici olarak almaktır. (1922-Bursa) - Mustafa Kemal Atatürk "

 

ÖZEL GÜVENLİK HUKUKU VE KİŞİ HAKLARI 

 1)Özel güvenliğin anlamı ve kapsamı 

Özel güvenliğin felsefesi: Türkiye’de 28 yıllık geçmişi bulunan Özel Güvenlik (ÖG) uygulamasının 2 niteliği 
öne çıkmıştır: 

1-Uygulama ithaldir. 

2-Sistem kurumsallaşamamıştır. 

Uygulamaya sistem bütünlüğü kazandırabilmek ve sistemden sapmaları asgariye indirebilmek maksadıyla 
Türkiye’deki ÖG uygulamasını tümdengelim yaklaşımıyla ele almakta yarar bulunuyor. 

Özellikle 24 yıl uygulanmış olan 2495 Sayılı Yasanın değişiklik sürecinde böyle bir yaklaşımla işin genel 
prensiplerinde görüş birliği-anlaşma sağlanması, konunun tarafları bakımından bir ihtiyaçtır. Konunun tarafları; 

1-Parlamento 

2–2495 Sayılı Yasaya tabi ÖGG 

3–2495 Sayılı Yasaya tabi işyerleri sahip ve yöneticileri 

4–2495 Sayılı Yasa kapsamı dışında bulunan güvenlik şirketleri ve çalışanları 

5-ÖG hizmeti talep eden müşteriler 

6-ÖG ’in denetlenmesi ve eğitimin fonksiyonunu gören kamu otoritesindeki görevlileri 

7-Uyuşmazlıkları çözme mevkiindeki yargı organı mensupları 

ÖG felsefesi birbirinden ayrılamaz nitelikteki iki temele dayanmaktadır: 

1-Liberal demokrasi 

2-Liberal iktisat 

Bu iki zeminin bulunmadığı şartlarda özel güvenlikten bahsedilemez. Bu iki temelin liberal demokrasi ve liberal 
iktisadın bulunmadığı şartlarda devlete ait olmayan kolluk kuruluşları görülebilir ama bunlar ÖG’ en değil yerine göre 
milis, özel ordu ve ya çete olabilir. Bu iki temel sağlanmadan kurulacak özel hukuk kişilerine ait güvenlik birim ve ya 
kuruluşlarının kolaylıkla kural dışı yöne sapma ihtimali vardır. Aslında bu iki temel sağlanmadıkça devlete ait kolluk 
birimlerinin bile bu yöne kayma olasılığı sık görülür. 

Felsefenin amacı, bireyleri ve toplumu kamu hizmetlerinin pasif tarafı olmaktan çıkarıp aktif olarak devreye 
sokabilmektir. Talep eden, sorgulayan, çözüm öneren ve çözüm bulan kamu yönetimine mecbur ve mahkûm olmayan 
birey hedeflenmektedir. Bu insan haklarıdır. İnsanlar haklarının devlet tarafından tanınması, ikram edilmesiyle 
yetinmeyip haklarını kendileri talep edebilme, geliştirebilme ve koruma aşamasına gelmişlerdir. Bunun temelinde 
mülkiyet ve teşebbüs hürriyeti yatar. Mantık şudur; ”mülkümü haksız saldırılardan korumak doğal hakkımdır. Bunun 
içinde koruma imkan ve donanımına sahip olmalıyım.””İşletmemi kanunlara uygun olarak yönetebilmek için işletmem 
içerisinde yönetim kurallarımı uygulayabilecek gücümde bulunmalıdır.”Özel hukuk kişileri mülkiyet ve yönetim haklarını 
gerçekleştirebilmek için ÖG’ ye ihtiyaç duyabilirler. Bu zemin liberal demokrasidir. 

Özel hukuk kişileri, kamunun sağladığına ek olarak mülkiyet ve yönetim haklarını gerçekleştirebilmek için 
ihtiyaç duyduklarında ÖG hizmetini hangi şartlarda temin edeceklerdir? Bu kişiler piyasa aktörleri olduklarından ihtiyaç 
duydukları güvenlik hizmetini de diğer ihtiyaçları gibi piyasadan temin edebileceklerdir bu temel de liberal ekonomidir. 

Türkiye’de Modern Özel Güvenliğin Tarihçesi: Türkiye’de çağdaş özel güvenlik anlayışının temeli 1981 
yılında 2495 Sayılı bazı kurum ve kuruluşlarının kurulması ve güvenliklerinin sağlanması hakkında kanunla atılmıştır. 

Özel güvenlik ihtiyacının dile getirilmesi yasanın çıkmasından 15 yıl önce olmuştur. Başlangıçta kamuya ait 
hizmet kolluğu ile kamuya ait olmayan özel güvenlik kavramları ayırt edilmemiş daha çok kamu ağırlıklı 
düşünülmüştür. Özel güvenlik yasa tasarısının hazırlanıp parlamentoya sunulması 8 yıl sürmüştür. Hazırlanan tasarı 
ise kolluk hizmetlerinin özelleştirilmesi dolayısıyla kamu hizmeti teorisi ve anayasaya aykırılık olarak görüldüğünden 
yasalaşamamıştır.1966–1980 döneminin hazırlığı sırasındaki olağanüstü koşullar, demokrasi ve hukuk anlayışı, 2495 
Sayılı yasanın metnine yansımıştır. 2495 Sayılı Yasa özel güvenlik hizmetlerinin temelini oluşturmuş ve 2004 yılında 
çıkarılan 5188 sayılı yasa kapsamında, ÖG hizmetleri kapsamı geliştirilerek resmileştirilmiştir. 

2) ÖZEL GÜVENLİK GÖREVLİSİNİN YETKİLERİ 

Kimlik Sorma, Arama ve El Koyma: Uygulamada kimlik sorma, arama ve el koyma bir arada kullanılır. 

Kimlik Sorma: ÖGG’ in ağırlıklı görevi önlemedir. Önleyici yetkiler arasında temel hak ve özgürlüklere en az 
müdahale edici mahiyette olanı ise kimlik sorma yetkisidir. Önleyici mahiyetteki kimlik sorma yetkisinin, şüphenin 
doğması ve yoğunlaşmasıyla adli nitelikli yakalama, el koyma ve hatta kimlik tespitine gidebilecek süreci başlatması 
mümkündür. ÖGG’ in kimlik sorma yetkisi vardır fakat kimlik tespit etme yetkisi yoktur. Kimlik tespit etme; o kişinin 
polis kayıtlarına geçirilmesi, yaygın bir ifadeyle fişlenmesidir. 

1)Sahte kimlik kullanma suçu: 

Bir kişinin geçerli resmi bir kimlik belgesi üzerinde bir takım ekleme ve çıkartmalar yaparak kendine mal 
etmesi, bu belgeyi kullanması özel olarak düzenlenmiş resmi evrakta sahtekârlık suçunu oluşturur (TCK m.204). 

Resmi bir belgenin hazırlanışı sırasında kendisinin veya başkasının kimlik ve sıfatı hakkında memura yalan 
beyanda bulunmak da suçtur (TCK m.205). ÖGG’nin TCK uygulamasında memur sayıldığından, tutanakları da resmi 
belge sayılır. İşlenmiş suçla ilgili olarak ÖGG’nin yaptığı işlemler adli niteliktedir. 

2) Kimlik bilgilerini söylememe suçu: 

Bir memura görevi sırasında (isim, şöhret, sıfat, sanat, mesken, ikametgâh, doğum yeri gibi) kimlik bilgilerini 
söylemekten kaçınmak suçtur (TCK m.528) 

Arama: İHEB m.3 “Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti herkesin hakkıdır.” 

İHEB m.12 “Hiç kimse özel hayatı, ailesi, meskeni ve yazışması hususlarında keyfi karışmalara, şeref ve 
şöhretine karşı tecavüzlere maruz kalamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere karşı kanun ile korunmaya hakkı 
vardır.” 

İHAS m.8 “Her şahıs, hususi ve aile hayatına, meskenine ve muhaberatına hürmet edilmesi hakkına maliktir. 
Bu hakların kullanılmasına resmi bir makamın müdahalesi, demokratik bir cemiyette ancak milli güvenlik, amme 
emniyeti, memleketin iktisadi refahı, nizamın muhafazası, suçların önlenmesi, sağlığın ve ya ahlakın ve başkalarının 
hak ve hürriyetlerinin korunması için zaruri bulunduğu derecede kanunla derpiş edilmesi şartıyla vukuu bulabilir.” 

Anayasa m.17/3 “Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir ceza ve ya muameleye tabii tutulamaz.” 

Anayasa m.20 “Herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel 
hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Adli soruşturma ve kovuşturmanın gerektirdiği istisnalar saklıdır. 

Kanunun açıkça gösterdiği hallerde usulüne göre verilmiş hakin kararı olmadıkça; gecikmesinde sakınca 
bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası 
aranamaz ve bunlara el konulamaz.” 

Anayasa m.21 “Kimsenin konutuna dokunulamaz. Kanunun açıkça gösterdiği hallerde usulüne göre verilmiş 
hâkim kararı olmadıkça; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça, 
kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz.” 

ÖGG’ in yaptığı aramaları ikiye ayırıyoruz: 

1-ADLİ ARAMA: Suç işlendikten sonra, suçun delillerini, zapt ve ya müsadereye tabi eşyayı ele geçirmek, suç 
failini yakalamak için yapılır. Adli aramanın hukuki dayanağı CMUK’tur. ÖGG, adli aramada CMUK’ un imkanlarından, 
görev ve niteliklerine uygunluğu oranında yaralanabilir. 

Adli aramanın iki amacı vardır; Yakalama ve el koyma. Arama bir ceza muhakemesi tedbiridir. Fakat diğer 
tedbirler için araç niteliğinde bir tedbirdir. 

Suç işlendiğine dair bir tahmin hazırlık soruşturmasının başlatılması için yeterlidir. Tahmin soyut değil olaylara 
dayanan basit bir şüphedir. Yasa bu seviyedeki şüpheyi “zehap” (=sanı) kelimesiyle ifade etmektedir (CMUK 
m.153/1).şüphenin yoğunlaşması, bir kişiye yönelmesi, sanığın yakalanması veya delillerin ele geçirileceğinin 
“umulması” seviyesine gelmesi sanık-şüpheliye yönelik aramanın şartıdır.(CMUK m.94/2) 

Sanığın veya delillerin orada bulunduğuna delalet eden olayların varlığı, üçüncü kişilere yönelik arama için 
gerekli olan, bir öncekinden daha yoğun bir şüphe derecesidir (CMUK m.95/2). Muhakeme tedbirleri için bundan 
sonraki şüphe derecesi yakalama, daha sonrada tutuklama (CMUK m.104) için gereklidir. ÖGG’ in adli amaçla yaptığı 
aramaların hemen tamamı hâkim kararı olmadan yapılan aramalardır. Hâkim kararı üzerine yapılacak aramaları 
kamuya ait (genel veya özel) kolluk yerine getirir. 

2-ÖNLEME ARAMASI: Suç işlenmeden önce ÖGG’ in “kuruluşu sabotaj, yangın, hırsızlık, soygun, yağma ve 
yıkma, zorla işten alı koyma gibi her çeşit tehdit, tehlike ve tecavüze karşı korumak” (2495 Sayılı Kanun m.9/a: Kısaca 
tehlikeyi ve suç işlenmesini önlemek amacıyla yapılan aramadır). 

Ceza muhakemesi amacı dışında, suç şüphesi bulunmadığı halde kimlik sorma, yakalama, arama, el koyma 
gibi temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı işlemler yapılabilmesine “önleme tedbirleri” denilmektedir. ÖGG, görev alanına 
tehlike doğurabilecek, suç işlemeye elverişli ya da zapt veya müsadereye tabi bir eşyanın girmesini önlemek amacıyla, 
suç işlenmeden önce önleme araması yapabilir. ÖGG’ in gerçekleştirdiği aramaların çok büyük bir bölümü bu 
niteliktedir. 

3-ŞÜPHELİNİN EŞYASI VE ÜZERİNİN ARANMASI: 

Koruma ve güvenliğini sağladıkları alanlara girenleri duyarlı kapıdan geçirme; bu kişilerin üstlerini detektörle 
arama, eşyaları x-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirme (m.7/a,b,f). 

Meşhut cürüm halinde yakalama ve yakalama nedeniyle orantılı arama (m.7/c). 

“Görev alanında haklarında yakalama, tutuklama veya mahkûmiyet kararı bulunan yakalama ve arama” 
(m.7/d). ÖGG, suç şüphesi üzerine yakaladığı kişiyi arayacaktır. İşlediği ileri sürülen suçla ilgili ispat vasıtalarını, zapt 
ve müsadereye tabi eşyaları ele geçirmek. Şüpheliyi ÖGG’ ye saldırarak kaçmasını sağlayacak araç gereçten 
arındırmak için arama yapabilir. 

4- MAĞAZA MÜŞTERİLERİNİN ARANMASI: Mağazalar ve alışveriş merkezleri özel mülkiyete konu olan 
kapalı mekânlardır. Bunlara girişte yapılacak aramalar önleme aramalarıdır. 

Mağazalardaki suç şüphesi hemen daima hırsızlıktır. Hırsızlık şüphesi üzerine mağaza içerisinde hareket 
özgürlüğü kısıtlanan, üzeri veya eşyası aranılacak olan müşterinin onuru, ar ve hayâ duyguları özenle korunmalı, özel 
bir mekânda aynı cinsten bir ÖGG veya personelle muhatap olmalıdır. 

ÖGG, önce müşteriyi özel bir mekâna alarak medeni bir tarzda dinlemeli, derhal arama ve özgürlüğü kısıtlama 
yoluna başvurmamalıdır. Objektif ve somut bir şüphe olmadığı halde müşteriyi rızası dışında arayan ve hareket 
özgürlüğünü engelleyen ÖGG’ in de suç işlemesi söz konusu olabilir(TCK m.181,m.183). 

5-ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNDEN KAYNAKLANAN ARAMA: Çalışma ilişkilerinden kaynaklanan aramaların 
ÖGG’ ye yaptırılması mümkündür. Bu da bir tür önleme aramasıdır. İşyerlerinde çalışanların işyerlerine girişte ve daha 
çok da çıkışta aranmaktadırlar. Bu tip aramalar yapılan işin niteliğine uygun düşmesi ve her çalışanın aranması 
şartıyla hukuki bulunmaktadır. 

6-HAVAALANLARINDA ARAMA: Sivil havacılık güvenliği uluslar arası sözleşmelerle belirlenmiştir.(ICAO, 
ECAC, EUROCONTROL, FAA). Sivil havacılık teşkilatı(ICAO) normlarına göre yolcu ve eşyası son derece titiz 
aramalara tabi tutulacaktır. Yolcunun üzeri ve eşyasının aranmasına ret hakkı olduğu bildirilmektedir. Sivil havacılıkta 
güvenlik tedbiri olarak arama; önleme aramasıdır. ÖGG’ in önleme aramalarının tümü için geçerli olan şartlı aramadır. 
Aramaya rıza göstermeyen uçak yolculuğundan vazgeçecektir. 

EL KOYMA (=ZAPT): Bir mal üzerindeki zilyede ait tasarruf yetkisinin kamu gücü kullanılarak kaldırılmasına el 
koyma (=zapt) denir. ÖGG üç halde el koyma yetkisine sahiptir. 

1. Bir tehlikenin ya da suçun önlenmesi amacıyla bazı eşya ve aletlerin görev alanına girmesini önleyip onları 
zapt edebilirler. 

2. Bir suçun delili olan bizatihi varlığı, bulundurulması, taşınması suç olan eşyayı zapt edebilirler. 

3. Terkedilmiş veya bulunmuş eşyayı zapt edebilirler. 

A) ADLİ EL KOYMA 

El koymaya karar verme yetkisi kural olarak hâkimindir. (Anayasa m.20/2,CMUK m.90/1.), ancak 
gecikmesinde tehlike bulunan durumlarda (Anayasa m.15/2,m.16/2) istisnaen bu yetki savcılık ve kolluğa da (CMUK 
m.90/2) tanınmıştır. ÖGG yetkisi istisnanın da istisnasıdır. CMUK’ ta suç delili olan ve ya müsadereye tabi olan eşyayı 
ilgili kişinin istendiğinde vermesine “muhafaza altına alma” (m.87), eşyanın ilgilinin iradesi dışında alınmasına zapt 
denilmektedir. 

Şu eşyalar adli el koymaya tabidirler; 

A-Suçta kullanılan eşya, 

B-Teşebbüs aşamasında bir suçta kullanılmak üzere hazırlanan eşya, 

C-Suçun işlenmesinde meydana gelen eşya (TCK m.36/1) 

D-Kullanılması, yapılması, taşınması, bulundurulması, satılması suç teşkil eden eşya (TCK m.36/2) 

E-Taşınması yasak olmayan silahların ruhsatsız taşınması (TCK m.36/3) 

F-Serseri ve sabıkalılar üzerinde bulunan suç işlemeye yarayan eşya, halleriyle mütenasip olmayan eşya ve 
para (TCK m.578) 

Şu hallerde el koyma uygulanamaz; 

—Şüpheliyle tanıklıktan çekilme hakkı bulunanlar arasındaki mektuplaşmalar (Suça iştirak ve ya yataklık 
şüphesi bulunmuyorsa) 

—Teslim olunmayacak belgeler söz konusu ise, 

—Basın araçları 

—Sanıkla müdafi arasındaki haberleşme (CMUK m.144) 

Suç şüphesi yokken, önleme görevi sırasında taşınması, bulundurulması suç olan, bu nedenle müsadereye 
tabi tutulan eşyaya el konur. Bu el koyma, artık bir suç söz konusu olduğundan dolayı adli el koymadır. 

B) ÖNLEME EL KOYMASI: Özel kolluğun önleme amacıyla da olsa el koyma yetkisine sahip olabilmesi için 
yasal bir yetkiye sahip olması, hiç değilse suça ilişkin adli işlerde görevlendirilmiş olması gerekir. Bu yetki 5188 Sayılı 
Kanunda şu şekilde belirtilmiştir; 

—Genel kolluk kuvvetlerine derhal bildirilmek şartıyla aramalar sırasında suç teşkil eden ve ya delil olabilecek 
ya da suç teşkil etmekle birlikte tehlike doğurabilecek eşyayı emanete alma 

—Terk edilmiş ve bulunmuş eşyayı emanete alma. 

(m.7/g-h) 

TERK EDİLEN VE BULUNAN EŞYAYA EL KOYMA: Terk edilmiş eşyaya el konulması bazen adli el koyma 
mahiyetindedir. Bu eşyalar örneğin suçta kullanılmış olabilirler ve ya bulundurulması ve taşınması suç olabilir. Önleyici 
güvenlik tedbirleri sonucu fail suçu tamamlamadan olay yerini terk etmek zorunda kalabilir. Ve ya fail suçu 
tamamlamış ama suçta kullandığı eşyayı bırakmış olabilir. Kapkaççının içini boşalttığı çantayı bırakması, failin kanını 
sildiği mendili yere atmasında terk edilmiş eşyadan bahsedilebilir. Böyle durumlarda ÖGG el koyma işlemini yapmakta 
acele etmemeli, el konulması için zorunluluk yoksa genel kolluğun gelerek olay yerini incelemesini beklemelidir. Ancak 
hemen bozulup kaybolabilecek eşyalara el konulmalıdır. Rüzgârda uçan kâğıt, yağmurda ıslanan mendil... 
Gibi. Ekonomik değeri olan, kaybedilmiş bir eşya bulunursa ÖGG bunları sahiplerine iade ve ya genel kolluğa teslim 
etme amacıyla el koyabilir. ÖGG, bulunan eşyayı genel kolluğa teslim etmeden önce sahibine teslim ederse, bir tür 
güvence olarak teslim işlemini tutanaklı yapmalıdır. ÖGG, bulunan eşyayı genel kolluğa bildirmeli, ortada somut bir 
beklenti yoksa eşyadan sahibine ulaşmak kolay değilse, sahibinin gelmesini beklememelidir. 

YAKALAMA 

Önleme yakalaması 

5188 sayılı yasaya göre ÖGG: “ kişinin vücudu ve ya sağlığı bakımından mevcut bir tehlikeden korunması 
amacıyla yakalama” yetkisine sahiptir.(m.7/ı). Önleme yakalaması “kişinin vücudu ve hayatı bakımından mevcut bir 
tehlikeden korunması için gerekli ise, o kişinin özgürlüğünün kısıtlanmasıdır”. 

ÖGG’ in bu yetkiyi kullanabilmesi yer ve zaman şartına bağlıdır: Görev alanı (2495/ m.11,5188/m.9) ve görev 
süresi. Bu şartlar varsa, görev alanında bulunan kaybolmuş ve ya terkedilmiş çocuk, akıl hastası, kendini idare 
edemeyecek derecedeki sarhoşlar, bir başka nedenle bilincini yitirmiş kimseler ve görev alanında bulunma nedenini 
izah edemeyen kimliksiz kişiler önleme amacıyla ÖGG tarafından yakalanmalı ve genel kolluğa ve ya yakınlarına 
teslim edilmeli, acil hallerde genel kolluk beklenmeden en yakın sağlık kuruluşuna görülmelidir. 

Koruma amacıyla kişi özgürlüğünün kısıtlanması Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenmiştir. (m.446–447). 
Kanuna göre akıl hastalığı ve akıl zayıflığı, bağımlılık, ağır ve tehlike arz eden bulaşıcı hastalık ve serserilik hallerinde 
koruma amacıyla yakalama yapılabilir. Bu hallerde kişi toplum için tehlike oluşturuyor ve korunması başka türlü 
sağlanamıyorsa tedavisi, eğitimi ve ya ıslahı için elverişli bir kuruma yerleştirilecektir. Elverişli bir kurum bulunamaması 
halinde, kişinin özgürlüğü kısıtlanamayacaktır. Kuruma yerleştirme kararı vermeye ikamet yeri sulh yargıcı yetkilidir. 
Kamu görevlerini yaparken bu hallerden birinin varlığını öğrendiklerinde derhal yetkili vesayet makamına bildirmek 
zorundadırlar. 

ÖGG görev alanında bulduğu bu gibi kimseleri alan dışında bırakarak sorumluluktan kurtulamaz. Ama elbette 
bu kişilerin görev alanına girmesini engelleyebilir. 

 Esasen ÖGG’ in görevleri arsında bu kişilerin görev alanına girmelerinin önlenmesi vardır. Bu rağmen her 
nasılsa görev alanına girenler önleme yakalamasına konu olacaktır. Görev alanına girmesini engelleyen ÖGG, durumu 
genel kolluğa bildirmelidir. Görev alanının dışında, fakat ÖGG tarafından görülebilecek alanda bu kimseler varsa, 
ÖGG olaya kayıtsız kalamaz. 

ÖGG önleme amacıyla yakaladığı kişileri: 

1-Ailelerine veya yakınlarına teslim edecek. 

2-Yahut genel kolluğa bildirecek. 

3-Ve ya acil müdahale gerekiyorsa sağlık kuruluşuna götürecektir. 

İlk halde genel kolluğa haber vermek gerekmez. Ancak hesaplanamayacak ihtimallere karşı yakalanan kişinin 
teslimini bir tutanakla tespit etmekte yarar vardır. İkinci ve üçüncü ihtimallerde genel kolluğa derhal bilgi verilmelidir. 
Kişi hastaneye kaldırılmışsa hastanede görevli genel kolluk veya ÖGG aracılığıyla mahalli genel kolluk haberdar 
edilebilir. 

Kişi herhangi bir suç şüphesi olmaksızın kimliğini ispatlayamadığı için yakalanmışsa, kimliğini ispatlamasına-
firarı önlemek şartıyla-fırsat ve imkan tanımalıdır. Örn; yakınlarına telefon etmesine, otomobilindeki çantasını almasına 
izin verilmelidir. Hatta ÖGG tarafından tanınan kimselerin tanıklığı, kimliğinin ispatı bakımından yeterli sayılmalıdır.( 
PVSK m.17).Sonuçta ÖGG yakaladığı kişinin kimliği konusunda tatmin olmuşsa onu derhal serbest bırakacaktır. Bu 
işlemler için de genel kolluğa haber verilmesi gerekmez zira genel kolluk olay yerine gelinceye kadar önerilen işlemler 
zaten sonuçlandırılmış olacaktır. ÖGG yakalanan kişinin kimliği konusunda tatmin olmamışlarsa genel kolluğa bilgi 
vereceklerdir. 

ADLİ YAKALAMA (CMUK 157’ye göre YAKALAMA-yeni CMK.168): 

CMUK m.157: “Olay mahallinde görevine ait işlemlere başlayan memur bu işlemlerin yapılmasını kasten ihlal 
eden veya yetkisi dâhilinde olarak aldığı tedbirlere aykırı davranan şahısları, işlemlerin sonuçlanmasına kadar 
gözaltına almaya yetkilidir. Şu kadarki bu süre 24 saati geçemez.” 

Görev alanında işlenen suç yerini genel kolluk gelinceye kadar korumak ÖGG’ in görevidir.(2495 Sayılı 
Kanun/m.9-c ) 

5188 sayılı yasada bu görev açıkça tanımlanmıştır. Bu yasa 2495 sayılı yasadan farklı olarak göreve olduğu 
kadar yaptırımına da yer vermiştir. Yasaya göre ÖGG’ in olay yerini koruma görevi ve CMUK m.157’ ye dayanarak 
yakalama yetkisi vardır. (m.7/c ) ÖGG’ in görev alanında işlenen bir suçta olay yerine ilk intikal edecek olanların ÖGG 
olması beklenir. Dolayısıyla olay yerini koruma tedbirlerini de ilk olarak yine onlar alacaktır. 

Olay yerini koruma henüz ÖGG’ in inisiyatifindeyken, onların aldığı tedbirlere CMUK m.157’ de anlatılan tarzda 
uymayanlar yakalanacaktır. ÖGG soruşturmayı yürütme yetkisine-görevine sahip olmadıkları halde olay yerini koruma 
önlemlerine uymayanları men etme ve yakalama yetkisine sahiptirler. ÖGG’ in CMUK m.157’ ye göre yaptıkları 
yakalama genel kolluk olay yerine gelinceye kadar sürecek ve yakalanan kişi genel kolluğa teslim edilecektir. ÖGG 
hem yakalamayı hem de teslimi tutanakla tespit etmelidir. CMUK m.157’ ye göre olay yerine muhafaza amacıyla 

yapılan yakalama, gerçekte adli yakalamadır. Çünkü suç işlenmiştir. İz ve delillerin bulunabileceği alanın korunmasına 
çalışılmaktadır. Bu tür yakalama “resmi işlemi engelleyen zorlaştıran ve ya tamamen olanaksız kılan herkese karşı 
uygulanabilir. İşlemi ihlal eden kişinin olayla doğrudan ilgili bir kişi olması şart değildir. Olayla ilgisi bulunmayan bir 
izleyici, basın mensubu, müdafii ve tanığa da bu tedbir uygulanabilir. Ancak işlemin ihlali kasıtlı ve hukuka aykırı 
olmalıdır. 

ADLİ YAKALAMA (CMUK 127’ye göre YAKALAMA-Yeni CMK.90): 

Adli yakalama, hâkim kararı bulunmamasına rağmen suç işleme şüphesiyle bir kimsenin özgürlüğünün 
kısıtlanmasıdır. Adli yakalama genel olarak CMUK m.127’ de düzenlenmiştir. Yakalama makul şüpheye dayanmalıdır. 

Makul şüphe “İlgili kişinin suçu işlemiş olmasının mümkün bulunduğu hususunda, objektif bir gözlemciyi iknaya 
yeterli vakıa ve bilgilerin mevcudiyeti”dir. CMUK m.127 Herkes tarafından yapılabilen ve kolluk görevlilerince 
yapılabilen iki türlü yakalamadan bahsetmektedir. 

1-Herkesin yakalama yapabilmesi: Bu tür yakalamanın koşulları; 

—Bir cürüm bulunmalıdır. Kabahatlerde bu yakalamaya başvurulamaz. 

—Cürüm tanıklar önünde işlenmeli yani meşhut olmalıdır. 

—Yakalanmaması halinde failin kaçma ihtimali bulunmalıdır. 

—Failin kimliği hemen tespit mümkün olmamalıdır. 

Yukarıda verilen şartlarda herkes yakalama yapabilir. 

2-Genel kolluğun yakalaması: Genel kolluk memurlarının yakalama yapabilmesi için; 

—Savcı veya amirlerine başvuru imkanı bulunmaması. 

—Tutuklama kararı verilmesini gerektirecek kadar kuvvetli bir şüphe olması, 

—Gecikmeden zarar umulması gerekir. 

YAKALANANIN MUHAFAZASI 

Yakalanan kişinin ÖGG’ in elindeyken nasıl muhafaza edileceği aşağıda belirtilmiştir; 

1-Önleme yakalamasına konu olan kişi kendisine veya çevreye zarar vermiyor ve kaçma ihtimali de yoksa 
kelepçelenmesi ve bir yere kilitlenmesi aşırı bir tedbir olur, 

2-Suç şüphesi üzerine yakalanan kişi kural olarak kelepçelenmelidir. 

3-Şüphelinin saldırgan davranışlar göstermesi 

4-Şüpheliye karşı saldırı ihtimali bulunması veya şüphelinin tanık olmaması gereken bir işlem, konuşma 
yapılacaksa ayrı bir oda veya otomobil içerisinde muhafaza edilebilir. 

5-Şüpheli ayrı bir yerde muhafaza edilecekse personel sayısına göre ya bir ÖGG’ in nezaretinde tutulmalı ya 
da sık kontrol edilmelidir. 

6-Şüphelinin muhafaza edileceği odanın eşya ve donanımı böyle bir işleme uygun olmalıdır. 

7-Birden fazla kişi yakalanmışsa olayın tarafları kesinlikle aynı mekânda tutulmamalı, aynı suçun şüphelisi 
olan kişiler bir arada tutuluyorsa kendi aralarındaki konuşmalar önemlidir. 

Kapkaçın hedefi kadın 

18 YAŞINDAN KÜÇÜKLERE KELEPÇE TAKILAMAZ 

HUKUKA UYGUNLUK NEDENLERİ VE ZOR KULLANMA: Devletin ayırt edici vasfı güç kullanma tekeline 
sahip bulunması olduğundan, özel alanlarda kalanların kural olarak güç kullanması kabul edilemez. Özel güvenlik özel 
alna aittir. Bu nedenle zor kullanmaması esastır. 

ÖGG’ in zor kullanması, (2495 Sayılı Yasa döneminde) genel olarak kamu kolluğuna tanınan zor kullanma 
yetkisi ve görevinin bir türevi gibi kabul edilmektedir. ÖGG’ ye tanınan bu yetki yer ve zaman bakımından 
sınırlandırılmıştır. Yer bakımından, görevli olduğu işletme, yer, bina ile sınırlıdır. 

Bu bakımdan yetki alanı genel kollukla mukayese bile edilemeyecek kadar küçük ve sınırlı bir alanı kapsar. 
Zaman bakımından da ÖGG’ in yetkileri fiilen görevli olduğu süre ile sınırlıdır. Sürenin sonun da ÖGG’ in bu sıfatından 
dolayı yetki kullanması mümkün değildir. Bu açıdan da ÖGG’ in kamu kolluğu ile mukayese edildiğinde çok kısıtlı bir 
zaman dilimi için yetkilendirildiğini görürüz. Çünkü genel kolluk görev yaptığı mülki sınırlar içerisinde fiilen görevli 
olmasa ve o suçla ilgili işlem yapacak birimde çalışmasa bile suçla karşılaştığında suça el koymakla yetkili ve 
görevlidir.(PVSK Ek m.4) Ayrıca ülkenin her yerinde görevlendirilebilmesi mümkündür.( PVSK Ek.m.5) 

 ÖGG’ in zor kullanma yetkisi bu konuda kamu kolluğundan farklı bir özellik gösterir. O da özel hukuka göre 
mülkiyete zilyetliğe yönelik saldırılara karşı yetki kullanabilmesidir. 

ÖZEL HUKUKTA HUKUKA UYGUNLUK NEDENLERİ: Suçun unsurlarından birisi hukuka aykırılık 
unsurudur. Bir eylemin suç sayılabilmesi için kanunun onu suç olarak tanımlaması gerekir. Hukuka uygunluk nedenleri 
kanunun suç olarak nitelediği eylemin hukuka aykırılığını ortadan kaldırarak onu suç olmaktan çıkarır. Hukuka 
uygunluk nedenlerinin ceza kanunlarında yer alması zorunlu değildir. Ceza yükümlü özel bir kanunda, özel hukuk 


ilişkilerini düzenleyen yasada, örneğin medeni kanun ve borçlar kanununda bulunması da mümkündür. Bu takdirde de 
ceza ve Ceza Usul Hukuku bakımından dikkate alınır. Zira ülkenin hukuk düzeni bir veya birkaç yasayı değil 
yürürlükteki tüm yasaları göz önünde bulundurulmasını gerektirir. 

Hususi hukukta yer alan hukuka uygunluk sebeplerini kamu kolluğu bakımından pek önemi yoktur. Zira bu 
sebeplerden özel hukuk mensupları yararlanırlar. İşte bu nokta özel güvenliği kamu güvenliğinden ayıran bir özelliktir. 
5188 sayılı Yasa: “Türk Medeni Kanununun 981’ inci maddesine, Borçlar Kanununun 52.maddesine göre zor 
kullanma” yetkisinden ( m.7/k ) söz etmektedir. 

MEŞRU MÜDAFAA: Meşru müdafaa: “Kendisinin veya bir başkasının şahsına veya mallarına müteveccih, 
halen mevcut ve haksız bir taarruzdan doğacak zararları önlemek üzere bir kimsenin yapmak zorunda kaldığı fiil ve 
hareketler” dir. 

Meşru müdafaa şartlarında işlenilen fiilin suç teşkil etmeme nedeni kişi hatta mal güvenliğini sağlamak 
amacını güden adaletin, istisnai bazı durumlarda, bu fonksiyonunu yerine getirememesi halinde, ferdin bu görevi 
bizzat yüklenmesi ve böylece hukuku düzeninin muhafazasına katılmış olmasıdır. 

Burada ÖGG’ in faklı bir konumda bulunduklarına işaret etmek gerekir. 

Görev yeri ve zamanında meşru müdafaa koşulları varsa zor kullanarak saldırıyı önlemek, saldırganı 
yakalamak onlar için sadece bir hak değil aynı zamanda bir memuriyet görevidir. Bu konu doktrinde “mal için meşru 
müdafaa” adıyla da ifade edilmektedir. Kaynağını Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunundan alır. 

Türk Medeni Kanununda Meşru Müdafaa: TMK m.981: “Zilyet, her türlü gasp veya saldırıyı kullanarak 
defedebilir. Zilyet, rızası dışında kendisinden alınan şeyi taşınmazlarda el koyanı kovarak, taşınırlarda ise eylem 
sırasında veya kaçarken yakalananın elinden alarak zilyetliğini koruyabilir. Ancak, zilyet durumun haklı göstermediği 
derecede kuvvet kullanmaktan kaçınmak zorundadır.” 

Zilyedi tedirgin eden her eyleme saldırı, zilyedin şey üzerindeki hâkimiyetini kaldıran her eyleme de gasp 
denir. Medeni Kanun “bir şey üzerinde fiili hâkimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir.” (m.973) hükmü ile zilyetliği dolaylı 
olarak tanımlamıştır. 

2495 Sayılı Yasaya göre ÖGG, 2559 Sayılı PVSK’ ye göre silah kullanma yetkisine sahiptirler.(m.10) 2559 
Sayılı Kanuna göre ise “muhafazasına memur olduğu mevki(ye)... Karşı vukuu bulacak taarruzu başka suretle def’ e 
imkan olmamışsa silah kullanma yetkisi doğmuştur.”(m.16/d) 

Şu halde 2495 Sayılı Yasaya tabi ÖGG’ ler için zor kullanma yetkisi bulunduğu ortadadır. Zilyetler için TMK 
m.981 gereğince meşru müdafaada bulunmak bir haktır. Hakkı kullanıp kullanmamak da kendi bilecekleri bir iştir. 
Ancak görev yeri ve görev sırasında ÖGG veya her türlü güvenlikçi için aynı zamanda bir görevdir. Meşru müdafaanın 
Türk Medeni Kanunu (m.981) ve Türk Ceza Kanununa(m.49) göre oluşma şartları şunlardır: 

1-Haksız saldırı: 891’ inci maddede geçen “gasp ve saldırı” ifadesi saldırının haksız olması gerektiğine bir 
işarettir. Meşru müdafaadan söz edebilmek için saldırının objektif olarak haksız olması yeterlidir. Genel veya özel 
kamu kolluğunun, icra memurunun kanuni görevlerini yerine getirmek için malı almasına, taşınmaza girmesine karşı 
meşru müdafaada bulunulamaz. Ancak memurun keyfi davranması halinde meşru müdafaa söz konusu olabilmelidir. 
TCK m.258/4,m.272’ de bu durum düzenlenmiştir. Zilyedin meşru müdafaada bulunabilmesi için önce kamu 
makamlarına başvurması veya böyle bir imkanın olmaması şart değildir. Ancak saldırı önceden tahmin ediliyorsa 
kamu makamlarına bildirmek daha uygundur. ÖGG meşru müdafaada bulunuyorsa mümkün olan ilk fırsatta genel 
kolluğa durumu bildirmelidir. 

2-Filhal Def’i: 891.maddedeki “Defedebilir” kelimesinden bu şartın varlığını çıkartmak mümkündür. Savunma, 
saldırı sürmekte iken ve bitmeden önce olmalıdır. Henüz başlamamış olmakla beraber ileride vukuu muhakkak görülen 
bir saldırıya karşı savunmada bulunulabilir. TMK m.981 sadece savunmadan değil kovalamak ve yakalamaktan da söz 
etmektedir. Bu eylemlerde meşru müdafaa kapsamındadırlar. 

3-ORANTI: TMK 981. maddenin son cümlesi, TCK m.50 ile aynı yöndedir. Her ikisi de saldırı ile savunma 
arasında oran bulunması gerektiğini dile getirmektedirler. Orantı önce saldırı da kullanılan araçla savunmada 
kullanılan arasında olacaktır. Araçlar aynı olmayabilir, fakat savunma, saldırıyı uzaklaştırabilecek kadar olmalıdır. 
İkinci olarak saldırıya uğrayan hak ile savunma sonucu zarar verilen değer ile orantı aranacaktır. Kıymetli şeyleri 
korumak için şiddetli ve sert araçlar kullanmak savunmanın aşılmasıdır. 

CEZA HUKUKUNDA HUKUKA UYGUNLUK SEBEPLERİ: Ceza hukukunda, hukuka aykırılık suçun 
unsurlarından biri olarak kabul edilir. Meşru müdafaa eylemdeki hukuka aykırılığı kaldıran hukuka uygunluk nedenleri 
arasında sayılır. “Hukuka uygunluk nedenleri, hukuka aykırılığı ortadan kaldırıp, eylemin, hukukun meşru saydığı bir 
hareket haline getirirler. Adı geçen nedenler, genel olarak suç sayılan bir eylemin yapılması yetkisini tanıdıkları ya da 
bu görev haline soktukları için, eylem daha yapılmaya başlandığı anda meşru olarak vücut bulur. 

TCK m.49/2: “Gerek kendisinin gerek başkasının nefsine veya ırzına vukuu bulan haksız bir taarruzu filhal def’i 
zaruretinin bahis olduğu mecburiyetle... İşlenilen fiillerden dolayı faile ceza verilmez. 

Meşru Müdafaanın şartları: 

1-Saldırıya ilişkin şartlar: 

a)Mevcut bir saldırının varlığı: Kural olarak bir saldırının mevcudiyeti yoksa meşru müdafaadan 
bahsedilemez. Bu nedenle sona ermiş bir saldırıdan sonra meşru müdafaaya girişilemez. Henüz başlamamış olmakla 
birlikte başlayacağı muhakkak olan ve başladığı takdirde savunmayı imkansız ya da çok güç hale getirecek bir 
saldırıya karşı savunma da meşru kabul edilmelidir. 

b)Saldırının Haksızlığı: Saldırının hukuka uygun olmaması, onun haksızlığını gösterir. Haksız olan saldırının 
suç teşkil etmesi şart değildir. Hukuk düzeni kişiye, saldırıya katlanma yükümlülüğü getirmemişse saldırı haksız 
demektir. 

c)Saldırının Hedefi: Madde metnine göre meşru müdafaa ancak nefse ve ırza yönelik saldırılara karşı 
yapılabilir. Mal için yapılan saldırı TCK’ ya göre meşru müdafaa sayılmaz. 

TCK ön tasarısında meşru müdafaa şöyle düzenlenmektedir: “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir 
hakka yönelmiş, gerçekleşen veya gerçekleşmesi muhakkak, haksız bir saldırıyı o anda hal ve şartlara göre, saldırı ile 
orantılı biçimde def etmek mecburiyetiyle... İşlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez” (m.29/a ) 

Bu düzenleme modern hukuk telakkisi ile uyumludur. Nefis, öncelikle yaşam hakkı ve vücut bütünlüğünü 
kapsar. Sağlık ve hürriyete yönelik saldırıları da kapsadığı yönünde yorumlanmaktadır. Irz ise cinsel özgürlük 
anlamında anlaşılmalıdır. 

2-Savunmaya ilişkin şartlar: 

A-Savunmada zorunluluk bulunması: Savunmada zorunluluk bulunması, saldırıya uğrayanın başka türlü 
hareket etme imkanına sahip olmamasıdır. Güvenlik kuvvetlerine başvurma imkanı bulunduğu halde bundan 
yaralanmayıp savunmaya başlamak meşru görülmektedir. Görev alanı içinde ve görev sırasında iken ÖGG için bu 
durum tabiatıyla söz konusu olmaz ancak tehdidi önceden hissedip genel kolluktan yardım istemek, bu arada da 
saldırının genel kolluk yetişmeden önce başlaması ihtimaline hazırlıklı olmak daha profesyonelce bir davranış olur. 
Saldırıya uğrayanın kaçma imkanı varken kaçmayıp savunmada bulunması yine meşru müdafaadır. 

B-Savunma saldırı oranı: Madde metnindeki “Taarruzun defi zarureti” ifadesi ve hukuka uygunluk 
nedenlerinde sınırın aşılması ( TCK m.50) kurumundan bu unsuru çıkartabiliyoruz. Oran önce saldırıya uğrayan hak ile 
savunma dolayısıyla zarara uğrayan hak arasında gözetilebilir. Oran ikinci olarak Saldırı ve savunmada kullanılan 
araçlar yönünde aranır. Araçlar bakımından aranan oranın ölçütü, savunmanın silahını saldırıyı önleyecek derecede 
kullanmasıdır. 

3-Meşru Müdafaada Sınırın Aşılması: Hukuka uygunluk sebeplerinde sınırın mücbir sebeple kasten veya 
taksirle aşılmasından söz edilmektedir. Mücbir sebeple sınır aşılmışsa harici ve engellenemeyen bir kuvvetin baskısı 
altında kalan faile kusurda isnat edemeyiz. Sınırın kasten aşılmasında fail gerektiğinde fazla bir zararı bilerek ve 
isteyerek vermektedir. İşlediği suçun cezasına çarptırılır. Taksirle sınırın aşılmasında fail kusurlu bir iradeye sahiptir. 
TCK m.50’ ye göre cezalandırılır. Sınırın aşılması zaman veya oran açısından gerçekleşebilir. Oran veya araçta sınırın 
aşılması savunma hareketinin saldırıyla karşılaştırıldığında aşırı olması, savunmanın ölçüsüzlüğüdür. Zaman 
bakımından sınırın aşılması, saldırı sona erdiği halde savunmanın yapılmasıdır. Bu takdirde savunma artık saldırıya 
dönüşmüş, bir saldırıya mani olma amacından çıkıp saldırgana ceza vermeye yönelmiş demektir. 

KANUN HÜKMÜNDE İCRA: TCK’nin hukuka uygunluk sebeplerini genel olarak düzenleyen 49.maddesine 
kanun hükmünde icra ile yetkili merciin emrini ifa birlikte zikredilmektedir. “kanunun bir hükmünün icra suretiyle... 
İşlenilen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.” (TCK m.49/1) 

Bir hak veya görev veren hukuk kurallarının varlığı yeterlidir. Yasanın konusu bir görev ise, görevi ifa ile 
yükümlü olan kimselere bu hususun ayrıca bir de emir halinde verilmesi gerekmemektedir. Ceza kanunun dışındaki 
kanunlar ve tüzükler de madde metninde geçen “Kanun hükmü” ifadesinin kapsamındadırlar. Şüphesiz ki hukuk 
kuralları ile tanınan hak ve verilen görev, yine bu kurallarla belirlenen şartlara uygun olarak, görevli veya hak sahibi 
kılınanlarca kullanılabilirler. 

“Kanun hükmünü icra” nedeniyle hukuka uyguluğun söz konusu olabilmesi için o konuda bir pozitif hukuk 
kuralı bulunmalıdır. Kanun hükmünü icra hukuka uygunluk nedeninde ikinci adım, yetkili ve görevli memurun veya hak 
sahibinin takdiridir. Memurlar açısından takdirin isabeti mesleki bilgi ve tecrübeye bağlıdır. ÖGG’ in muhtelif kanunlarla 
verilmiş görev ve yetkileri vardır. Bu görevler, ÖGG’ ye emir verme yetkisine sahip makamlar tarafından, karşılaşılan 
somut olaydan kullanılmak üzere dile getirilmemiş, ÖGG’ in kendi inisiyatifi ile uygulamışsa kanun hükmünü icra söz 
konusudur. ÖGG’ in görev ve yetkisini doğuran olayı teşhis etmesi ve sınırları içerisinde kalarak yetkisini 
kullanabilmesi teorik ve pratik eğitiminin yeterliliğine bağlıdır. 

C) YETKİLİ MERCİİN EMRİNİ İFA: TCK m.49’da “... Salâhiyettar bir merciden verilip infazı vazifeden zaruri bir 
emri icra suretiyle... İşlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.” Bu “halde merciinden sadır olan emir hilafı kanun 
olduğu takdirde neticesinden hasıl olan cürüme mürettip ceza, emri veren amire hükmolunur” denilmektedir. 

Emri verenle yerine getiren arasında bir kamu hukuku münasebeti varsa bu kurumun kapsamında şüphe 
yoktur. Arada işçi- işveren münasebeti varsa yetkili merciin emrini ifadan bahsedilemeyeceği belirtilmektedir. 

Çünkü bu hukuka uygunluk nedeninin koşullarından ilki emri yetkili bir merci veya amirin vermesidir. 2495 
sayılı Yasa ve ilgili yönetmelikler, açıkça güvenlikçi olmayan işveren veya yöneticilerin ÖGG’in amiri olacağını hükme 
bağlamamıştır. Fakat çalışma ilişkileri bunu zorunlu kılar. 

Emrin yerine getirilmesi memurun görevi bakımından zorunlu olmalıdır. 

Bu Şart ÖGG için dört hususu gerektirir: 

1) Görev yeri, 

2) Görev zamanı, 

3) ÖGG’nin görevleri olarak mevzuatta sayılmış olma, 

4) Kimlik kartını yakasında taşıma 

Üçüncü şart emrin mevzuatta belirlenen çerçevede olmasıdır. 

Özel hukuk hükümlerine tabi işyerlerinde çalışan ÖGG’nin durumuna da bu noktada açıklık getirmek 
gerekecektir. 5188 sayılı Yasa kapsamındaki ÖGG ile onların işverenleri veya işveren vekilleri arasındaki ilişki hususi 


hukuk ilişkisi mi yoksa kamu hukuku ilişkisi midir? Kural olarak bu ilişki hususi hukuk ilişkisidir. Ancak bir işyerinin 5188 
sayılı Yasa kapsamına alınması, ÖGG istihdamı, görevlendirilmesi alanlarında kamu hukukunun geçerli olduğunu 
söylemek de gerekir. Çünkü bu ilişkiler 5188 sayılı Yasa ile düzenlenmiştir. Yasada yer almayan konularda hususi 
hukuk kuralları uygulanacaktır. Bu yorumu göre özel sektörde çalışan ÖGG için de yetkili merciin emrini ifa halinin 
geçerli olacağı ortaya çıkar. ÖGG’ ye verdikleri emirler münasebetiyle gerçekte memur olmayan işverenleri veya 
amirleri TCK m.279’ a göre TCK uygulamasında memur sayılmalıdır. Kanunda bu konuda açık hüküm yoktur. 

Ceza muhakemesinde sanık konumunda olan ÖGG’nin emri ve amiri savunmalarında gündeme 
getirmediklerini düşünüyorum. Bu hallerde avukatı da işverenin temin ettiği düşünülürse durum daha kolay anlaşılır. 
ÖGG’nin hak ve çıkarlarını koruyabilmelerinde sendika özgürlüğüne sahip olmaları sorunu hafifletebilir. Mevzuata göre 
hukuki durumu belirledikten sonra olması gerekene bakarsak, özel güvenlik özel alanın güvenliği olduğuna göre 
ÖGG’nin kamu kolluğu ve savcı ile ilişkileri dışında yetkili merciin emrini ifa sebebinden yararlanamaması daha uygun 
olur. Bu konu üzerinde yeterli birikim sağlanamadığından 5188 sayılı Yasa da buna dair hüküm getirmemiştir. Umarım 
önümüzdeki dönemde hem yargısal hem de bilimsel içtihatlarla olay aydınlanır. Kanuni bir emrin verilmesi halinde, 
amir aracılığıyla kanunun bir hükmü yerine getirilmiş olacaktır. Yani kanundaki genel ve soyut hükmün olaya 
uygulanmasında memurun takdiri ortadan kalkacaktır. 

Kanuni emri icrada, emre bu meşruluğu veren bir kanun hükmü vardır ve bu hükmün talep ettiği fiil, amirin 
emri aracılığıyla işlenmiştir. 

Böyle bir ilişkinin hukuki olabilmesi için: 

1) Amirin o konuda emir vermeye yetkili olması, 

2) Verilen emrin, memurun görev ve yetki alanı içinde bulunması, 

3) Emrin, önceden konulmuş usul ve şartlara uygun olarak verilmesi gerekir. 

Bu konuda karşılaşılan sorun, amir tarafından verilen ve memurun görevi gereği yapmak zorunda olduğu emir 
nedeniyle işlenen suçtan memurun sorumlu tutulup tutulamayacağıdır. Sorun yukarıda saydığım üçüncü şart ile 
ilgilidir. Konu bir anayasa kuralı tarafından düzenlenmiştir. 

Anayasa m.137: “Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden aldığı 
emri, yönetmelik tüzük kanun veya anayasa hükümlerine aykırı görülse yerine getirmez ve bu aykırılığı emri verene 
bildirir. Ancak üstü emrinde ısrar eder ve bu emrini yazı ile yenilerse, emir yerine getirilir; bu halde, emri yerine getiren 
sorumlu olmaz. 

Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine tiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.” 
Bu hüküm, memura aldığı emrin şekil ve içerik bakımından uygunluğunu araştırma mükellefiyeti yüklemiştir. 
Memur önce emrin şekil bakımından hukuka uygunluğunu araştıracaktır. Buna göre şu iki soruya cevap arayacaktır 

1) Emri veren yetkili makam mıdır? 

2) Bu emri yerine getirmek memurun görevi midir? 

Biçimsel bakımdan hukuka uygun olan emrin muhteva bakımından da hukuka uygun olması gerekir. 
Anayasa’nın yukarıda metni verilen 137. maddesine göre muhteva bakımından emri üç kümede ele alabiliriz 

1) Hukuki emir, yerine getirilmek zorundadır. 

2) Hukuka aykırı olmakla beraber suç teşkil etmeyen emir: Bu takdirde memur kanaatini amirine bildirecek, 
amir emrinde ısrar eder ve bunu yazılı olarak bildirirse yerine getirecektir. 

3) Konusu suç teşkil eden emin Kesinlikle yerine getirilmeyecektir. Aksi halde memur da sorumlu olacaktır. 

Bu durumda, pratik olarak münhasıran memur cezai bakımdan sorumlu olur. Çünkü konusu suç teşkil eden 
emrin yazılı olarak verildiği görülmemiştir. 

ÖGG için bu anlatılanların hiçbir istisnası yoktur. Buna karşılık polis için çok geniş bir istisna sahası vardır. 
Başlangıçtan beri polisin, amirin emrini hukuka aykırı görerek yazılı ısrar ve teyit istemesi, karşılaşılabilecek acil 
durumların doğasına aykırı görülmüştür. Anayasa Mahkemesi bu hükmü iptal etmiştir. Ancak çok geniş bir istisna 
listesi yasaya eklenmiştir. 

Kültürümüzdeki mutlak itaat anlayışının da etkisiyle polis eğitiminde anlatılamayan ve anlaşılamayan bir konu 
karşısındayız. İşin doğrusu, güvenlik hizmetlerinin niteliği emrin yazılı teyidine imkan vermez. Fakat bu gri bölgenin 
çeteleşmeye zemin hazırladığı da unutulmamalıdır. Bu noktada memurun, mesleki alt kültürün istediği sadakat ile 
hukuk düzeninin istediği dürüstlük arasında bir çatışmaya sürüklendiği açıktır’. “İstesin ya da istemesin polis, yapısı 
gereği, belirli bir toplumsal ve siyasal kavrayışın bekçisidir. Yasa yapmaz, yasaları uygulatır ama hükümetle halk 
arasında gözle görülür bir ayrılık varsa, polis artık halk ve genel çıkar adına değil, yalnızca iktidarın yasası için 
harekete geçer; bu, belki de polis devletinden çok daha değişik olan polis rejimine doğru bir gidiş olabilir.” Bu nedenle 
gri bölgedeki olumsuzlukları kamu yararı doğrultusunda tartışmaya açacak mesleki bir kültür unsuruna ihtiyaç vardır. 
Polise sendika hakkı tanımanın böyle bir fonksiyonu yerine getirebileceği belirtilmektedir. 

2495 sayılı Yasa’ya tabi olmayan güvenlikçiler için yetkili merciin emrini ifa hukuka uygunluk nedeni 
mevzubahis olamazdı. Çünkü onlar yasa ile güvenlik görevi yapmak üzere görevlendirilmemişlerdir. Ancak TCK m.60, 
2495 sayılı Yasa kapsamı dışındaki güvenlikçilere de hitap eden bir hukuka uygunluk nedeni getirmekteydi. 
5188 sayılı Yasa’dan sonra böyle bir ayrıma ihtiyaç duyulmamaktadır. 

TCK m.60: “Başkalarının nüfuz ve idaresi altında bulunanların işledikleri kabahatlerde eğer fil, nüfuzlarının cari 
olduğu daire dâhilinde riayet ettirmekle mükellef oldukları ahkâma karşı işlenmiş kabahatlerden olduğu ve bunların 
kendi dikkat ve basiretleriyle men’i mümkün bulunduğu takdirde ceza failden maada nüfuz ve idare ve nezareti haiz 
olan metbular hakkında dahi tatbik olunur. 

Eğer kabahat fail üzerinde nüfuz ve idare ve nezareti olanların emriyle, bunların kanunen riayet ettirmeye 
mecbur oldukları ahkâm ihlal edilerek yapılmış olursa ceza emri veren metbudan maada salâhiyettar merciin bir emri 
hususunu veya bir ihtarını isga etmeyerek kabahati irtikâp eden tabi hakkında da tatbik olunur.” 

D-ZARURET HALİ: 5188 sayılı Yasa bu hali değerlendirmemektedir. Fakat bu hal her kes için geçerlidir. 
ÖGG’ in bu hüküm en yararlanamayacağı duruma değinilecektir. TCK m.49/3:” Gerek nefsini ve gerek başkasını 
vukuuna bilerek mahal vermediği ve başka türlü tahaffuz imkanı da olmadığı ağır ve muhakkak bir tehlikeden 
muhafaza etmek zaruretinin bahis olduğu mecburiyetle, İşlenen fiillerden dolayı faile ceza verilemez.” 

Anlaşılacağı gibi TCK zaruret halini, sadece cana yönelik tehlikelerle sınırlı tutmuştur. Hatırlanacağı üzere 
hususi hukukta, maldan gelen tehlikeye karşı malı korumak için özel bir zaruret hali hükmü bulunmaktaydı. 
ÖGG, zaruret halinde görev yeri ve zamanında ise, hukuka uygunluk nedeninden yararlanamaz. Görev yeri ve görevli 
olduğu sırada ÖGG’ in görevi, mesleği icabı tehlikeyi önlemektir. Bu nedenle tehlike yüzünden suç işlemeleri hukuka 
uygun görülmez. 

Buraya kadar anlaıılanl2ra göre bir tanım yapmak gerekirse, “Zaruret hali: Tehlikeye katlanmak konusunda 
hukuki bir mükellefiyeti olmayan bir kimsenin, bilerek sebebiyet vermediği ve kendisinin yahut başkasının şahsına 
yönelik ağır ve muhakkak bir tehlikeyi, ancak kanunun suç olarak öngördüğü ve tehlike ile mütenasip bir fil ile bertaraf 
etmesi halidir. 

Zaruret halinin şartları: 

1) Ağır ve muhakkak bir tehlikenin varlığı, 

2) Tehlikenin bir insan hayatına yönelik olması, 

3) tehlikeye sebebiyet vermemiş olma, 

4)Tehlikeden başka türlü kurtulma imkanı bulunmaması ve 

5)Tehlikeye katlanma konusunda hukuki bir yükümlülüğü bulunmamaktır. 

“Sanığın fiili işleyip işlemediği hakkındaki şüphe ile mazeret sebeplerinden birinin bulunup bulunmadığı 
hakkındaki şüphe arasında hâkimin ‘vicdani kanaat’inde bir fark düşünülemez. Her iki şüphe aynı tereddüdü uyandırır. 
Bu bir vakıadır. 0 halde bu vakıanın sebebini araştırmak icap eder. Şüphe ister fiile ister mazeret sebebine ilişkin 
olsun, daima maddi mahiyetteki unsurlara taalluk eder, bu itibarla arada fark yoktur.” 
3.Bölüm: 

KOLLUĞUN ZOR KULLANMA YETKİSİNİN UYGULANMASI 

 
A- POLİSİN YETKİSİ: ÖGG’ in silah kullanma yetkisi PVSK’ un 16. maddesinde belirtilen hallerde söz konusuydu 
(2495/m.10). 2559 sayılı Yasa’da dokuz bent halinde sıralanan bu hallerin ilk ikisi meşru müdafaa, diğerleri kanun 
hükmünü icra niteliğindedir.16/Dokuz bentte yazılı olanlar, yetkili amirin emrine konu olmuş ise, yetkili makamın emrini 
ifa sebebi de söz konusu olabilirdi. 

PVSK’nun Genel Gerekçesi’nde “İnzibat kuvvetlerine verilen salahiyetlerin umumi bir şikâyeti davet edecek 
mahiyette hiçbir suretle suiistimal edildiği görülmemiştir” denilmekte, adli makamlarla zabıta arasında yetkilerle ilgili her 
zaman ortaya çıkan ihtilafların yeni bir kanuna ihtiyaç gösterdiği belirtilmektedir. 

Anlaşılacağı gibi gerekçe kendi içerisinde çelişkilidir Hem kolluk yetkilerinden dolayı genel bir şikâyet 
bulunmayacak, hem de yargı ile kolluk arasında her zaman ihtilaf çıkacak 

Anlaşıldığı kadarıyla: 

1) Hukuk devleti sürecinde sancılı bir eşiğin aşılması (veya bir türlü aşılamaması) söz konusudur. 

2)Özelde polis ile mahkeme, genelde ise idare ile yargı arasında bu gün bile yaşadığımız sürtüşme veya 
güvensizliğin izleri görülebilmektedir. 

3) Kolluk yetkilerinin, özerk bir hukuk dalı kurma amacı bulunduğunu çağrıştıran bir uygulama ile genel 
düzenlemelerden ayrılması eğilimi vardır. Doğal yeri CMUK ve TCK olan kimi düzenlemeler bu gün bile ısrarla PVSK’ 
YE tıkıştırılmaya çalışılmaktadır. Kanunun 1/3’i ek maddelerden oluşmaktadır, herhalde Türk hukukunun en uzun 
madde metinleri bu kanundadır. 

Kanun Tasarısı’nın silah kullanma yetkisini düzenleyen 22. maddesinin gerekçesi şöyledir “Bu madde hükmü 
TCK’nin 49. maddesiyle de teyit edilmiştir. Bilhassa kanunların hükümleri veya salâhiyettar mercilerden verilip ifası 
vazifeden zaruri olan bir emri icra suretiyle işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilemeyeceği hakkındaki 49. 
maddedeki ahkâm tatbik edilirse, polise bu madde ile verilen salahiyetin, ceza Kanunu’ndaki sarahati teyidden ibaret 
olduğu anlaşılır. Bu maddelerde beyan olunan fiillerden birini yine bu maddede 
-gösterilen mecburiyetlerle- yapanlara ceza verilmeyeceği tasrih edilmiş ve bu suretle can ve ırza vuku bulacak 
taarruzları def için icabında silah istimaline her ferdi mezun kılmıştır.”143 Kanaatimce bu ifadeler, diğer bentleri de 
TCK nu 49’un arkasına saklamaya çalışan mahcup gerekçelerdir. 

Silah kullanma yetkisi Hükümet Tasarısı’nda (m.22) altı bent halinde iken, Dâhiliye Encümeni Tadili’nde (m.17) 
üç bent daha eklenerek dokuz bende çıkarılmıştır. Dâhiliye Encümeni Mazbatası’ndaki “Polis tevdi olunan ağır ve 
külfetli ve çok mesuliyetli vazifelerin ifası için kendisine oldukça vüs’atli salahiyetler verilmesi zaruri bulunmaktadır” 
cümlesinden başka, silah kullanma yetkisinin genişletilmesine gerekçe bulamadım. Adliye Encümeni, Dâhiliye 
Encümeni’nin genişlettiği metni herhangi bir gerekçe belirtmeden kabul etmiştir. 

Adliye Encümeni Mazbatası’nda: “Her bentte silah kullanmak için bundan başka çare kalmadığı tasrih edilmiş 
silah kullanırken öldürmekten çekinilmesi hakkındaki kaydın maddeye konulması beyan olunmuşsa da bu cihetin daha 

izahlı olarak yapılacak nizamnameye derci muvafık olacağı” ifade edilmiştir’ Gerçekten de bu hüküm, ancak dört yıl 
sonra çıkarılabilen PVSK’YA eklenmiştir (m.17) TBMM Tutanaklarından da anlaşılacağı üzere, PVSK, çıkarıldığı 
dönemin hâkim kamu hukuku anlayışını yansıtmaktadır. Birçok maddesi değiştirildiği halde 70 yıldır silah kullanma 
yetkisine ilişkin 16. maddesinde hiçbir değişiklik yapılmamıştır. •Kamu hukuku anlayışının paralellik taşıdığı 1981 
yılında 2495 sayılı Yasa ile ÖGG’ye de aynı silah kullanma yetkisinin tanınması siyaset bikini açısından anlaşılabilirse 
de hukuken uygun görülemez. Çünkü: 

1) Modem Türkiye, bu yasalara da sinen kamu hukuku anlayışını aşmaktadır. Var olabilmek için de aşmak 
zorundadır. Muasır medeniyet seviyesinin gereği budur. 

2) PVSK m.16’daki yetkiler ÖGG için lüzumsuz ve hayli genişti. 

PVSK m.16: “polis, aşağıda yazılı hallerde silah kullanmaya salahiyetlidir. 

A) Nefsini müdafaa etmek, 

B) Başkasının ırz ve canına vuku bulan ve başka suretle men’i mümkün olmayan bir taarruzu savmak için; 

C) Ağır cezayı müstelzim bir suçun maznun olarak yakalanıp nezaret altında bulunan veya herhangi bir suçtan 
mahkum ve mevkuf olup da tutulması veya nakli ve sevki polise emir ve tevdi olunan şahısların kaçmaları veya bu 
maksatla polise taarruzları halinde yapılacak ihtarlara itaat edilmemiş ve kaçmaya ve taarruza mani olmak için başka 
çare bulunmamışsa; 

D) Muhafazasına memur olduğu mevki veya elindeki silaha veyahut kendisine verilmiş veya teslim edilmiş 
olan karakolhane ile şahıslara karşı vuku bulacak taarruzu başka suretle def’e imkan olmamışsa; 

E) Ağır cezayı müstelzim ve meşhut cürüm halinde bulunan suçlarla suçlunun saklı olduğu yerin arandığı 
sırada o yerden şüpheli bir şahıs çıkarak kaçtığı ve dur emrine kulak asmadığı görülerek başka suretle ele 
geçirilmesine imkan bulunmamışsa; 

F) Ağır hapsi müstelzim bir suçundan dolayı maznun veya hükümlü olup da zabıtaca aranmakta olan bir 
şahsın yakalanmasına teşebbüs edildiği sırada kaçar ve dur emrine de kulak asmayarak başka türlü ele geçirilmesi 
kabil olmazsa; 

G) Vazife esnasında polise tecavüze karşı koymaya elverişli aletlerin ve silahların teslimi emredildiği halde 
emrin derhal yerine getirilmeyerek karşı gelinmesi veya teslim edilmiş silah ve aletlerin zorla tekrar geri alınmasına 
kalkışılmışsa; 

Polisin zor kullanma yetkisinin bile kademelendirilerek silah kullanma alanının daraltılması gerekirken’47, 
ÖGG’ye polise eşit silah kullanma yetkisi tanınması savunulamaz. İsveç Polis sendikası başkanı[1991](SPF) Gunno 
Gunnnıa” Polisin yetkilerinin artırılmasını öngörülen yasalara sürekli karşı çıkıyoruz. Karşı çıkış gerekçemiz, polisin bu 
yetkileri toplumun yararına kullanıp kullanmamasıdır” derken bu noktayı vurgulamaktadır’48. 
Demokratik rejimlerde, her kamusal faaliyette olduğu gibi, yasal unsurun varlığı, zor kullanma yetkisi bakımından da 
tek başına yeterli görülmemekte, ayrıca meşruiyeti, genel kamuda uygun bulunması aranmaktadır’. Ancak 
Anayasamız (1982) “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. 
Bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili amirin verdiği emirlerin 
uygulanması sırasında silah kullanılmasına kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda bir tutuklu veya hükümlünün 
kaçmasının önlenmesi. Meydana gelen öldürme fiilleri birinci fıkra hükmü dışındadır” (m.17) hükmü ile bahsettiğim 
PVSK nu. 16’ya sağlam bir dayanak oluşturmuştur. 

Sanık veya mahkumun silah kullanmadan, başka türlü ele geçirilemeyeceği hallerde tanınan silah kullanma 
yetkisi (D, E, F benden) tanınması eleştirilmektedir’. Asil tehlike, silah kullanma hususunda kanuni yetki varken, silah 
kullanmadan yakalama imkanları üzerinde yeterince durulmamasıdır. Bu yaklaşım bir yönüyle kolaycılık bir yönüyle de 
yasaya aykırılıktır. Çünkü yasaya göre mümkünse silah kullanmadan yakalama tercih edilmelidir’. 0 halde silahsız 
veya daha az zarar verecek silahlar kullanılarak yakalama imkanları zorlanmalıdır. 2495 sayılı Yasa’da ÖGG’nin daha 
hafif zarar veren silah ve aletlerle donatılması için işverene yetki tanınmalıdır. 5188 sayılı Yasa çalışmalarında bu 
yöndeki bir cümle ak komisyonda çıkarılmıştı. 

Silah kullanmadan yakalama yükümlülüğünün yaptırımı yoktur. Gerçekte bu yükümlülüğü yerine getirebilmek 
için kolluk mensubunun belli bir bedeni- fiziki yeterliliği haiz olması gerekir. Disiplin ve eğitim mevzuatıyla da bu husus 
müeyyideye bağlanmalıdır. Örneğin belli bir standardın altında kalanlara görevden el çektirmek veya düşük maaşlı 
destek işleri vermek düşünülmelidir. Silah kullanmadan yakalama koşullarını zorlamak ancak böyle sağlanabilir. Ancak 
böyle bir uygulama Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık Koruma birimlerinde bile yoktur. Kolluğa tanınan her türlü zor 
kullanma yetkisi orantılı olma bakımından genel sınırlamaya tabidir’. Hal böyle iken yasalara özel bükümler konularak 
aynı ilkenin tekrarlanması, PVSK m.16’da yer alan şartlarda bile silah kullanmadan önce, diğer tedbirlerle ve silah 
kullanmaya gerek kalmaksızın sorunun çözümünde ısrar etmek gerekir. Aksi halde hukuka uygunluk sebebinde sınırın 
aşılması, kolluk mensubunun cezai mesuliyeti söz konusu olur. “Zor kullanma ve silah kullanma bir tek şekilde veya 
aynı derecede olmaz” Otorite kullanımı ve hak kısıtlaması niteliği taşıyan kofluk eylemlerinin sınırlı olması modem 
kamu hukuku anlayışının gereğidir’. 

Kolluğun zor kullanması ile zor kullanma şartlarının ortaya çıkma ihtimalini hesap ederek hazırlıklı olması aynı 
şey değildir. İkincisi, kolluk mensubunun kişisel güvenliği bakımından vazgeçilmez nitelik taşır’58. 
PVSK nu 16’nın (G) ve (F) bendelerinde silah kullanmanın son çare olarak başvurulacak bir tedbir olduğuna madde 
metninde hiç değinilmemiştir. Buna nasıl bir anlam verilmelidir? Yasa koyucunun bu şartı bilinçli olarak anmadığını, 
(G) ve (H) bentlerinde yazılı hallerde polisin otomatik olarak saldırıyla orantılı silah kullanması gerektiği, aksi halde 
kanun emrini yerine getirmekle görevli ve yetkili olan polise karşı saldırganın korunmuş olacağı ileri sürülmüştür. 

TBMM Tutanak Dergisini incelerken belirttiğim gibi yasa koyucunun böyle bir amacı olduğuna dair emare bile 
bulunmamaktadır. Dâhiliye Encümeni bu bentleri, Hükümet Tasarısına eklemiştir. Daha sonra metni inceleyen Adliye 
Encümeni, orantılılığın bir gereği olarak her bentte silah kullanmanın son çare olduğunu belirttiğine, ancak mümkünse 
öldürmeden yaralı olarak yakalama amacının tüzüğe yazılmasının uygun olacağına işaret etmiştir. Bu ifadeler olmasa 
da yetki zaten öyle yorumlanacaktı. 

Kaldı ki, yasanın yapıldığı dönemin kamu hukuku anlayışını bugün sürdürmenin imkanı yoktur. PVSK nu. 16’yı 
hukuk devleti anlayışı çerçevesinde yorumlamak zorundayız. 0 takdirde (G) ve (FI) bentleri, diğer bentlerden farklı bir 
silah kullanma kategorisi oluşturmamaktadır. Diğer bentler için geçerli olan başka çare kalmamış olma şartı (G) ve (H) 
bentlerinde de geçerlidir. Ak yorum hukuk devleti ilkesini zedeler. 

Örneğin polise tecavüze ve karşı koymaya elverişli sopaları, polise teslim: etmeyen direnenlere karşı silah 
kullanmak sınırı aşmak olur. Taksim’de Atatürk Kültür Merkezi’ne “Savaşa hayır” yazılı pankart asan Green Peac 
göstericilerine karşı polisin görev yapmasına toplu olarak direndikleri gerekçesiyle silah kullanılamaz. Merkezin ÖGG’si 
çektiği silahı kullanmadan kılıfına sokmakla doğruyu yapmıştır. 

ÖRNEK OLAY 1 : “BİR GENÇ KIZ PERİŞAN OLDU” 

“Dün Florya Tren istasyonu’nda tam jetonumu atarken treni kaçırdım. O sırada bir güvenlik görevlisi elinde 
kırık bir tornavida ile 14- 15 yaşlarında bir çocuğu ensesinden tutup diğer güvenlik görevlilerinin yanına getirdi. Ben 
biraz ilerleyip banklara oturdum ve olayı izlemeye başladım. Yanılmıyorsam altı görevli vardı. Biri tornavida ile 
çocuğun eline daha sonra da kafasına vurdu. Çocuk acı içinde yere eğildi. Diğer bir görevli çocuğu kaldırıp başından 
tutarak kafasını tel örgülere vurdu. 

Kontrol noktalarının çok iyi aydınlatılması, buralarda üniformalı görevlilerin görevlendirilmesi, “dur!” ihtarının 
muhataplarına duyurulması için ses yükseltici cihazlar kullanılması, kontrol noktalarından kaçanların güzergâhlarında 
ikinci bir tedbir daha alınması, vücut bütünlüğüne yönelik silah kullanma olaylarını azaltacakur161. Aynı amacı 
sağlamak üzere kolluğun atı- eğitimi ve ateşli olmayan silahlarla da teçhizi düşünülmelidir’. Genel kollukta bile büyük 
ölçüde ihmal edilen bu konu ÖG alanında neredeyse terkedilmiştir Öyle ki Türkiye’de atış yeteneği bulunmayan bir 
kolluk görevlisi silahlı olarak görev yapmaya devam edebilir. Bu noktaya gelmişken, son zamanlarda ülkemizde de 
gördüğümüz, direnme hakkının çağdaş bir biçimi olduğu belirtilen sivil itaatsizlik olaylarına değinmek gerekmektedir. 
“Sivil itaatsizlik, hukuk devleti idesinin içerdiği üstün değerler uğruna kamuya açık ve yasaya aykırı olarak 
gerçekleştirilen, bu sırada üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen, barışçıl bir protesto eylemidir” 

 Sivil itaatsizlik eylemleri yasaya aykırıdır, ama şiddet unsuru taşımazlar. Amacı -direnişçilere göre- üstün bir 
hukuk normuna aykırı görülen uygulamaları protesto etmek, kamuoyunun dikkatini bu yöne çekmektir. Direnişçiler 
çiğnedikleri mevzuatın yaptırımına katlanırlar. Kolluk, eylemden önce, direnişçilerin eylem alanına gitmelerini 
engelleyebilir. Eylem, alınan tedbirlere rağmen başlamışsa: 

1) Kesinlikle silah kullanılamaz. 

2) Direnişçilerin ciddi yaralanmalarına neden olunacak zor kullanılamaz. 

3) Eylemin sona ermesini beklemek daha uygundur. Şayet eylem gerçekten bir sivil itaatsizlik eylemi ise, 
direnişçiler çiğnedikleri mevzuat gereğince muhakeme edilmeye ve cezalandırılmaya katlanacakları için sorun 
çıkmaz. 

Güvenlikçiler için asıl sorun, sivil itaatsizlik yöntemleri kullandıkları halde katlanma davranışına sıra geldiğinde 
şiddet gösteren grupları ayırt edebilmektir. 

B- ÖGG POLİS DEĞİL: PVSK nu. 16’nın tamamıyla ÖGG’nin yetki alanına alınması, ÖG hizmetlerinin niteliği 
bakımından da uygun değildi. 

(C) bendindeki “... Herhangi bir suçtan mahkum ve mevkuf olup da tutulması veya nakli... Emir veya tevdi” 
olma hali ÖGG bakımından geçerli olamaz. Zira ÖGG’nin böyle bir görev yoktur. 

(D) bendindeki “... Kendisine... Teslim edilmiş karakolhane” 

(E) bendindeki “... O yerden şüpheli bir şahıs çıkarak kaçması ÖGG açısından gerçekleşemeyecek 
ihtimallerdir. 

(F) bendindeki “Ağır hapsi müstelzim bir suçtan dolayı maznun veya mahkûm olup da zabıtaca aranmakta 
olan şahıs”tan ÖGG’nin haberi olmaz, bu kişileri yakalamak ÖGG’nin görev değildir ki silah kullansın. 

(1) bendindeki “Devlet nüfuz ve icraatına silahlı olarak karşı gelinmesi” halinde silah kullanabilmede kamu 
kolluğu dışında kimseye yetki tanınamaz. 

Geriye kalan (A),(B), (G) ve (E) bentleri meşru müdafaanın muhtelif ifadelerinden ibarettir. Üstelik (A) 
bendinde kolluk mensubunun kendi ırzına yönelik saldırılara karşı meşru müdafaada bulunabileceğinin yazılması 
unutulmuştur. (C) ve (D) bentleri, ÖGG’nin el koyduğu olaylarda yakaladığı şüpheliler söz konusuysa geçerli olabilir. 

Sonuç olarak PVSK m.16’yı önlerine sürerek ÖGG’ye “Buna göre silah kullanır” demek fahiş bir hataydı. 
Maddenin hiç değilse yarısı ÖGG bakımından gayr-ı kabil-i tatbiktir. 2495 sayılı Yasa değiştirilirken silah kullanma 
yetkisi, hizmetin kamusal olmayan niteliği esas alınarak yazılmalıydı. Nitekim 5188 sayılı Yasa bunu yapmıştır. 
ÖGG’ye silah kullanma yetkisini hiç tanımamak bir çözüm olabilir mi? Herkese istisnai hallerde ve belli şartlarda silah 
kullanma yetkisi tanıyan bir hukuk düzeninin ÖGG’ye silah kullanma yetkisi tanımaması kabul edilemez’. Ancak bu 
konuda başka seçenekler üzerinde durulmaya değer Birinci seçenek her ÖGG’ye silah verilmemesidir. (5188 sayılı 
Yasa m.8 ile bu sağlanmıştır). Eğitim, mesleki tecrübe, iş disiplini ve hizmet içi eğitim ölçütlerine göre ÖGG’nin 
bazılarına ateşli silah verilebilir.(5188 sayılı Yasanın alt komisyon çalışmaları sırasında bu yöndeki bir cümlesi 
çıkarılmıştır). Silah taşıyan ÖGG, her 5 yıl da katılacağı teorik ve pratik sınavda başarılı olmalıdır. Aksi halde görevine 


silahsız olarak devam edebilmelidir. İkinci seçenek ÖGG’nin silah kullanma halini TCK m.49 ile sınırlandırmaktır’’. 
(5188 sayılı yasa bunu da sağlamıştır). Bu takdirde her ÖGG silahlı olacak ama silah kullanma alanı daralacaktır. 

C) YARGININ YORUMU: Yargıtay “gece evinin önüne bıraktığı emniyete ait otodan hırsız yaparken kendisini 
yakalamak ve karakola götürmek isteyen polise bıçaklı saldırıya geçen kişinin eylemleri, görevlinin nefsine yönelik 
haksız bir tecavüz ve fiili mukavemettir” dedikten sonra olayda PVSK m.16/ G ve H’ye göre silah kullanma yetkisinin 
doğduğuna karar vermiştir. Silah kullanılan olayda şüphenin somut olması, örneğin durdurulmak istenenlerin bir suçla 
ilişkili olduklarına dair ipucu bulunması gerekir. 

“Sanık jandarma eri şüphe üzerine minibüsü durdurmak istemiş, durmayınca bir el ateş ederek iki kişinin 
yaralanması ve kan kaybıyla ölümlerine sebep olmuştur. Sanığın ölenlerin kaçakçılık veya herhangi bir suç işledikleri 
konusunda bilgi sahibi olmamasına göre, TCK. m.49/1 koşulları yoktur.’’ 

“Atının terkisinde bir çuval bulunan maktulle karşılaştıklarında, maktül geriye dönüp kaçmaya başlamıştır. 
Durumundan kuşkulanan sanık, durması için maktule birkaç kez seslendiği, durmaması üzerine iki el havaya ateş 
ettiği, kaçmaya devam edince de ayaklarına doğru ateş ettiği, mermilerden birinin maktul kalçasına isabet etmesiyle 
ölümüne sebep olduğu ve terkisindeki çuvaldan kaçak çay çıktığı” olayda Yargıtay zorunluluk sınırının aşılmadığına 
karar vermiştir 

“Anarşinin yoğun olduğu tarihlerde, olay mahallinde silah atılması nedeniyle o bölgede devriye gezen her iki 
sanık polisin dahil olduğu ekibi şüpheli şahıslar olarak bildirilen maktul ve yanındakilerin bulunduğu olaya dur ihtarına 
rağmen süratle hareket edip uzaklaşması sırasında 15 metra kadar mesafeden her iki sanığa ateş etmeleri sonucu 
arabanın arkasındaki maktul kafasından vurularak ölmesinde” fiilin hukuka uygunluk nedeni şartları altında işlendiğine 
karar verilmiştir. 

Ağır cezayı gerektirmeyen bir suç sanığının, elle yakalanması mümkünken, ihtar atışı yapılmadan silahla 
vurularak öldürülmesi hukuka uygun değildir. Hırsızlık suçundan aranan maktulün yakalanması için sanıkların da yer 
aldığı ekip cadde üzerinde rastladıkları maktulün dur ihtarına rağmen kaçması ile sanıkların kovaladıkları ve 
yakalanmasını kolaylaştırmak bakımından ihtar atışlarına rağmen maktulün ilk aşamada kaçmayı başardığı, ekipten iki 
kişinin jandarmaya bilgi vermek üzere gittikleri sırada, ihtar atışını duyan jandarma erlerinin olay yerine gelmek üzere 
hareket ettikleri arama sürerken bir polis tarafından maktulün yeniden görülmesi ile teslim ol emrine uymayan ve ihtar 
ateşlerini umursamayarak kaçan maktule iki el ateş ettiği, olay yerine gelen jandarma erlerinin de ateş etmeleri sonucu 
maktulün aldığı üç isabetle öldüğü” olayla ilgili olarak Yargıtay “sanıklar hırsızlıktan firari sanık olan maktulü 
yakalamakla görevlendirilmişlerdir. Bu itibarla verilen emri yerine getirmekle yükümlüdürler. Yasaya uygun olarak 
verilen bu emri yerine getirdikleri sırada kendi yetkileri sınırı içinde, yasal şekillere uygun olarak yapılan fil ve 
hareketlerini meşru saymak” gerektiğine karar vermiştir’. 

Silahını almak üzere kendisine saldıranlardan ikisini yaralayan polisin eylemi, yasal sınırlar içinde görülmüş ve 
aşırılığa kaçmadığı belirtilmiştir. Koşullar ortaya çıktığı halde ateş ederken hata ile başkasının vurulması halinde 
Yargıtay hatanın objektif olarak varlığını gözetmektedir. “Sanık gece bekçisinin olay günü maktul polis memuru ile 
birlikte hırsızlık yapan bir kişiyi ‘yakalamak için peşine düştükleri, maktulün kaçma dur ihtarında bulunup arkasından 
havaya silahı ile bir el ateş ettiği, fakat şahsın kaçmaya devam ederek bir evin çatısına çıktığı, arkasından maktulün de 
çatıya tırmandığı, sanığın duvardan çatıya tırmanan kişinin hırsız olduğunu sanarak gece karanlığında bir el ateş ettiği, 
2559 sayılı PVSK m.16/E’nin verdiği yetkiye dayanarak silah kullandığı, en iyi eğitilmiş bir atıcının bile gece 
karanlığında hareket halinde bir sahsı istediği bölgeden yaralayamayacağı da göz önünde tutulduğunda sanığa TCK 
m49/ 1 uygulanmasında zorunluluk görülmüştür.’ 

 “Sarhoş olarak geceleyin, şarkı söyleyen mağdur ve maktule sanık bekçinin susmalarını ihtar etmesi üzerine 
maktul ile mağdurun, sen kim oluyorsun, ne karışıyorsun, hem saat kaç diye karşılık verdikleri, bunun üzerine sanık 
bekçinin sarhoş olan maktul ve mağduru karakola davet ederek üzerlerine yürüyüp karakola götürmek istediği, maktul 
ve mağdurun sanığa hücum ettikleri, sanığın maktul ve mağdurdan kendisini kurtardıktan sonra üzerine gelmemelerini 
ihtar etmesine rağmen hücum etmeleri üzerine kendisini bir duvara yaslanmış bulunan sanığın etrafını çevirdikleri, bu 
sırada sanık bekçinin ateş ederek maktulü ve mağduru vurduğu, 722 sayılı Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanununun m.5 
ile gönderme yaptığı PVSK m.16/H uyarınca silah kullanma durumunda bulunduğu’ 

“16.7.1959’da Ankara’da bir astsubay, gece sokakta bir kadınla öpüştüğünden dolayı, bekçi bunu yakalayarak 
karakola götürmek istemiş, kaçınca da vurarak öldürmüş ve mahkûm olmuştur.” 

ÖGG’nin sanık olduğu içtihatlar henüz hukuk literatüründe yer almaya başlamamıştır. Görülmekte olan 
bazı davaların sonuçlanması meseleyi daha da aydınlatacaktır. ÖGG’nin sanık olduğu iki olaya ilişkin 
kesinleşmiş yargı kararlarını ve bir olayın da öyküsünü aktarıyoruz. 

“Eyüp’te’ bir fabrika avlusu içerisinde bulunan demirleri gece kayıkla gelen üç kişi çalmak istemişlerse 
de, kendilerini bekçi gördüğünden vazgeçerek kaçmışlardır. Bekçi arkadan ateş ederek sanıklardan birisini 
öldürmüş ve mahkûm olmuştur.’ 

ÖRNEK OLAY 2: “Süleyman’ın bir arkadaşının ricası üzerine çanta içerisinde 3,1 milyar ‘TL’yi yatırmak 
üzere, sanığın ÖGG olarak çalıştığı banka şubesi önüne geldiği, maktulün Süleyman’ı izleyerek bankaya 
girmesine fırsat vermeden bıçakla kafasına ve vücudunun muhtelif yerlerine vurarak etkisiz hale getirip bu 
çantayı kaptığı, Süleyman’ın yardım istemesi üzerine banka içerisinde bulunup camdan olayı gören sanığın 
dışarıya çıkarak önce uyarı mahiyetinde davrandığı, bu uyarıların sonucunda maktulün eylemlerine devam 
etmesi ve kaçmaya başlaması üzerine sanığın tabancası ile önce havaya ateş ederek maktulün kaçmasını 
önlemek istediği, ancak elinde çanta bulunan maktulün dönerek güvenlik görevlisi olan sanığa saldırıda 
bulunduğu ve elindeki bıçakla sanığı yaraladığı, aralarındaki mücadeleden sonra maktulün yeniden kaçmaya 
başladığı, takip eden sanığın bu ortamda yine ateş ettiği, hedefin hareket halinde olması nedeniyle maktulün 
bir kurşun isabeti ile Öldüğü, 

Banka görevlisi, sanık[maktul]kaçmakta iken Süleyman’a yönelik saldırısı son bulmuşken, ateş 
ederek ölüme sebebiyet verdiğinden, meşru müdafaada hududu aşan” sanığı mahkeme mahkûm etmiştir. 
Bu olaydan sonra Savcının, sanık ÖGG hakkında adam öldürmeye sebebiyet vermekten dolayı kamu davası 
açması basında eleştirilmiştir. Bu olayın temyiz aşamasında Yargıtay “Görev alanı sayılabilecek yerde, üçüncü 
şahsa karşı vaki ağır saldırıyı önlemek için olaya müdahale eden sanığın kendisine yöneltilen ve devam eden 
bıçaklı saldırıyı da durdurabilmek için tek isabetle maktulü öldürmesi olayında TCK 49. maddesi uyarınca 
hüküm kurulması gerektiği”ni belirterek ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. 

Yargıtay ilk derece mahkemesinden farklı olarak olayda saldırının devam ettiğine karar vermiştir. 
Gerçekten de Süleyman’a yönelik saldırı sona ermiştir. Çünkü para dolu çanta maktule geçmiştir, artık 
saldırının sürmesi beklenemez ÖGG maktulü yakalayarak görevini yapmak isteyince saldırı sanık ÖGG’ ye 
yönelmiştir. Maktul kaçmaya başladığına göre aslında bu saldırı da sona ermiştir. CMUK m 127ve 2495 sayılı 
Yasa’ya göre meşhut cürüm failini yakalamak isteyen ÖGG, saldırı sona erdiği halde PVSK’ YE göre silah 
kullanma yetkisine sahipti. Maktul kaçmaya başladıktan sonra hukuka uygunluk nedeni meşru müdafaadan 
çıkmış kanun hükmünü icraya dönüşmüştür. Bu nedende saldırının devamı gözetilmez. 

ÖGG bakımından kritik karar, Yargıtay’ın bankanın içinde değil önünde cereyan eden olay için “görev 
alanı sayılabilecek yer” nitelemesi yapmasıdır. Meşhut cürümlerde ÖGG’nin görev alanı çizgi halinde kabul 
edilmemekte, hemen önündeki yeri kapsayacak şekilde geniş anlaşılmaktadır. Yargıtay’ın bozma kararı 
üzerine Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi, aynı gerekçeyle sanık ÖGG’nin beraatine karar vermiştir. 

ÖRNEK OLAY 3: Sedat 18.12.1992 tarihinde bankaya bitişik inşaattan bankanın bankamatik bölümüne 
geçmiş ve bankamatik makinası ile uğraşırken ÖGG tarafından görülmesi üzerine kaçmaya çalışmıştır. Bu sırada 
OGG’nin hamili bulunduğu tabanca ile Sedat’a ateş ederek hayati tehlike geçirecek yerinden yaralanmasına neden 
olmuştur. Sedat, inşaata küçük su dökmek için girdiğini, ÖGG ise Sedat’ın oraya hırsızlik yapmak için girdiğini 
söylemektedir. Beyoğlu 7. Asliye Mahkemesi, ÖGG’nin “Onun oraya hırsızlık yapmak niyeti ile geldiği düşüncesinde 
olması, Sedat’ın hırsızlık suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi için yeterli ve inandırıcı delil değildir” görüşündedir. 
Mahkemeye göre ÖGG’nin “Sedat’ı yaralaması sebepsiz değildir. Silah taşıyıp bulundurmakta ve silah kullanma 
yetkisine haizdir. Anlatımına göre silahı görev gereği kullanmıştır. Yani o inşaat halindeki banka ve bankamatiği 
korurken, nöbet tutarken bu inşaata Sedat girmiş ve ÖGG onun buraya hırsızlık maksadıyla girdiğini düşünerek ona iki 
el ateş etmiştir. Burada incelenmesi gereken konu, görevle ilgili olarak kullanılan silahın, silah kullanma yetkisi zarureti 
kapsamında düşünülüp düşünülmeyeceğidir. Mahkememiz sanık ÖGG’nin bu yetkisini kullanır iken, zaruretin kanun 
ve selahiyettar makamın tayin ettiği hududu tecavüz ettiği neticesine varmıştır. Çünkü olayın geçtiği yer İstanbul’un 
merkezi yeridir, olay geceleyin cereyan etmiştir, sanık ÖGG silahı ile bankanın içerisinde kendisini rahatıkla 
koruyabilecek bir konumdadır. Karşıdan gelen bir inşaata gelmiştir. Ona ateş etmek yerine ikaz etmek, havaya ateş 
etmek, çevredeki diğer güvenlik birimlerinden yardım istemek ki bu havaya ateş etmek suretiyle de olabilir, çünkü 
havaya ateş edildiğinde en yakın güvenlik birimleri mutlak surette ateş edilen yere hareket edecektir. ÖGG bunu 
bilecek durumdadır, ancak OGG karanlıkta karşısındaki şahsın eğilmesini onun kendisine silah çekeceği şeklinde 
yoruınlayarak ve paniğe kapılarak hiç gerek yokken onun üzerine ateş etmiş ve yaralamıştır. Üzerine ateş ettiği şeyin 
insan olduğunu ve ona verilen silahı gelişigüzel kullanmaması gerektiğini bilmelidir. Aksi takdirde onun TCK m 49’dan 
yararlandırılması olayımızda suçun cezasız bırakılması anlamına gelir ki, adalet ile kabili telif bulunamaz” gerekçesiyle 
OGG’yi mahkûm etmiştir. Yargıtay bu kararı eylemin doğru olarak nitelendirdiği ve yasada öngörülen suç tipine 
uyduğu gerekçesiyle onamıştır’ 

D) ZOR KULLANMANIN ULUSLARARASI KURALLARI: Hukuka uygunluk sebeplerine dayanarak zor 
kullanma halinde, olayın değerlendirileceği uluslar arası hukuk çerçevesini de belirtmekte fayda vardır. Söz konusu 
çerçeveyi, Birleşmiş Milletlerin “Yasaların Uygulanması İçin İnsan Haklarına İlişkin Uluslararası Kuralları teşkil 
etmektedir’. Zora başvurmadan önce, şiddet içermeyen yolların denenmesi gerekir. Bütün görevliler şiddet içermeyen 
yolların ve araçların kullanımı konusunda eğitilecektir. 

Ateşli silahlar ise sadece en uç zorunluluk durumunda kullanılabilir. Ateşli silah kullanılması ancak şu 
hallerde uygun görülebilir: 

1) Meşru müdafaa, çok yakın ölüm veya ağır yaralama tehtidine karşı üçüncü kişileri savunmak için, 

2) İnsan yaşamım ciddi biçimde tehlikeye sokan, ağır bir suçun işlenmesini önlemek için, 

3) Böyle bir tehlike taşıyan ve başka zorlayıcı eylemlere direnen bir kişinin yakalanması veya kaçmasının 
önlenmesi için daha hafif önlemler yetersiz kalırsa, 

Ateşli silah kullanma yöntemine ilişkin kurallar ise şunlardır: 

1) Silah kullanacak kişi, kendisini bir kolluk görevlisi olarak açıkça tanıtmalıdır. 

2) Ateşli silahını kullanma niyeti taşıdığı konusunda açıkça uyanda bulunmalıdır. 

3) Uyarının etkisini gösterebilmesi için yeterli bir süre tanımalıdır. (Fakat görevli memur veya üçüncü kişiler için 
ölüm ya da ağır yaralanma tehlikesi bulunan ortam ve koşullar göz önüne alındığında, beklenenin açıkça yararsız veya 
uygun olmadığı durumlarda uyanda bulunulmaz.) 

Gücün titizlikle ve zorunlu olan durumlarda kullanılması gerekir. Güç, ancak yasaların uygulanması meşru 
amacı için kullanılabilir. Güç, amaçlanan meşru hedeflerle orantılı olarak ve ölçülülükle kullanılabilir. Güç kullanılması 
ile ortaya çıkacak yaralanma ve hasarların en az düzeyde olması gerekir. Bu amaçla, kolluk görevlilerinde, farklı 
düzeylerde güç kullanımına olanak veren bir dizi değişik araç bulunması, bu araçların kullanımı konusunda da kolluk 
mensuplarının eğitilmesi gerekir. 

Her türlü zor kullanmadan sonra: 

1) Tüm yaralıların tıbbi bakım görmesi, 

2) Yaralıların yakınlarına haber verilmesi, 

3) Olayın tam ve ayrıntılı bir tutanakla belirlenmesi gerekir. 

I. ÖZEL GÜVENLİK GÖREVLİLERİNİN SENDİKAL ÖZGÜRLÜKLERİ: 1981 yılında kabul edilen 2495 sayılı 
Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması Hakkında Kanun, o ana kadar tümü kamuya ait 
kolluk kuruluşları tarafından yürütülmekte olan güvenlik hizmetlerinin kısmen özelleştirilmesine yol açmıştır. Anılan 
kanundan önce kamu sektöründe güvenlik hizmeti yapan çalışanların çoğunluğu memur, bir kısmı da işçiydi. Özel 
sektörde ise tamamı işçi olan güvenlikçiler istihdam ediliyordu. Gerek kamu sektörü gerekse özel sektörde güvenlik 
hizmeti gören 1sçiler, sendika üyesi olabiliyor, diğer sendikal haklardan yararlanabiliyorlardı. 

2495 sayılı Kanun, “Özel Güvenlik Teşkilatı” (=ÖGT) tabirini kullanmaktaysa da, oluşturulan yapı bağımsız 
güvenlik teşkilatları değil bir örgüt içerisindeki güvenlik birimleridir. Esasen kanun güvenlik alanında faaliyet gösterecek 
ÖGT’ yi, örneğin güvenlik şirketlerini kapsam dışı bırakmıştır. 

Yasa kapsamında yer almayan ve güvenlik hizmeti veren şirketlerin tümü özel sektöre aittir.’ Bazı kamu 
vakıflarının da güvenlik birimleri kurduklarına rastlanmaktadır. Onlar da özel hukuk kişisidirler. 2495 sayılı Yasa özel 
şirketlerin güvenlik alanındaki faaliyetlerini yasaklamış değildir. Bu grupta 350 kadar firmanın faaliyet gösterdiği ve 108 
000 civarında güvenlikçi işçi istihdam edildiği söylenmektedir. Çalışmamızın konusu sözü edilen şirketlerde çalışan 
işçiler değildir. Ancak bu grupta yer alan işçiler arasında çalışma ilişkileri alanında çok daha yoğun sorunlar 
yaşandığını belirtmek gerekecektir 

1) Bu gruptaki işçiler arasında sendika üyesi olanına rastlamış değilim. Öyle ki işçi kuruluşlarının kapısında 
görevlendirilen güvenlik personeli bile sendikasızdır. 

2)Önemli bir kısmı 24 saat çalışıp 12 saat dinlenmektedir. Ücretsiz izin kullanamamaktadırlar. 

3) Sigortasız çalıştırma oranı yüksektir. Sanırım bu ilişkilerin çalışma mevzuatına aykırılığını söylemek hafif 
kalacaktır. 

Sendikal özgürlüklerini inceleyeceğimiz Özel Güvenlik Görevlileri (=ÖGG), 2495 sayılı Yasa’ya göre kurulan 
birimlerde çalışmaktadırlar, yine bu yasadaki süreçlere göre görevlendirmişlerdir. Yasaya tabi ÖGG’nin tümü hizmet 
akdine dayanarak çalışmazlar, işçi değildirler. Bir kısmı statü hukukuna tabi memurdurlar. Makalenin konusu mülga 
2495 sayılı Kanun’a tabi ve hizmet akdine bağlı olarak çalışanların, bir başka ifade ile ÖGG- işçilerin sendikal 
haklarıdır. Buradan hareketle 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’un konuya bakış açısı ele alınacaktır. 

İncelememizin kapsamı dışında kalan ÖGG- memurlar da sendikal özgürlüklerden yararlanamamaktadır. 2495 
sayılı Kanun’a ek olarak, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu, sendika üye olamayacaklar arasında ÖGG- 
memurları da saymıştır (m.15/ j). 

Türkiye’deki ÖGG’nin kaçının işçi kaçının memur olduğu bilinememektedir. Başbakanlık Devlet Personel 
Başkanlığı, sadece genel idare hizmetler sınıfındaki ÖGG- memurların sayısını verebilmekte,3 bir başka memuriyet 
sınıfında örneğin yardımcı hizmetler sınıfındaki ÖGG sayısının bilinmediğini söylemektedir. Öte yandan ÖGG- işçilerin 
sayısı da bilinmemektedir. 

Ele alacağımız sorunun kaç kişiyi doğrudan ilgilendirdiği, özel güvenlik sektörünün yapısı ve eğilimlerini 
belirleyebilmek bakımından bazı istatistik verilen incelemek gerekmektedir. 

Tablo1’de Petrol- İş’in örgütlü olduğu sektörlerde ÖGG’nin toplam işçi sayısına oranları gösterilmiştir. Tablo 
1’den özetle şu sonuçları çıkartabiliriz: 

1) Son 10 yılda ÖGG’nin toplam işçi sayısına oranı sürekli artış göstermiştir. 

2) Kamu kesiminde ÖGG oranı özel kesimden 3–4 kat daha fazladır. 

Değişiklik tasarısı yasalaşır da, “taşeron güvenlik yasa kapsamına alınırsa Türkiye’nin ÖGG sayı ve oranı iki 
katına çıkacak Türkiye’nin Avrupa ülkelerinden ÖGG sayı ve oranı bakımından çok görülmesi aldatıcı olmamalıdır. Bu 
sonuç, gözlemlerime göre bazı nedenlerden kaynaklanmaktadır 

1) Özel sektörde kurumsal ve ulusal kanunların etkisiyle ÖGT kurulması ve ÖGG istihdamı eğilimi vardır. 
Ancak bu, piyasa koşullarıyla sınırlandırılabilmektedir. 

2) Kamu sektöründe ise güvenlik ihtiyacı ile maliyetler arasındaki denge gözetilemediği için ÖGG istihdamında 
bir abartma ile karşı karşıyayız. Türkiye’ye ilişkin ÖGG sayı ve oranları. Asıl etkinin kamu sektöründeki abartma eğilimi 
olduğu kanaatindeyim. 

“ÖGT personeli, grevlere ve her türlü toplantı veya gösteri yürüyüşlerine, hiçbir şekilde katılamaz ve 
katılmaya teşvik edilemez ve zorlanamazlar.” (m.22) hükümlerini getirmişti. Çalışmamızda söz konusu 
yasaklara ilişkin yargı kararlan ve bunların değerlendirilmesine yer verildikten sonra işçi ÖGG’nin sendikal 
özgürlüklerden nasıl yararlandırılabileceği sorusuna cevap aranacak, 2495 sayılı Yasa’yı yürürlükten kaldıran 
5188 sayılı Yasa’nın getirdiği düzenlemeye yer verilecektir. 

1- ÖGG SENDİKA ÜYESİ OLURSA... Bu konuda elimizde bir Yargıtay karan vardır: Davacı 2495 sayılı 
Kanun’a tabi olmayan ve bekçi olarak çalışan, sendika üyesi bir işçidir, işyeri, 2495 sayılı yasa kapsamına alınıp 
kendisi de bu kanun kapsamında ÖGG sıfatıyla çalışmaya başlamıştır. ÖGG’ne sendika üyeliğini yasaklayan yasa 
hükmü gereğince sendika üyeliğinden istifası istenmiştir, istifa etmeyince de hizmet akdi feshedilmiştir. Yerel 
mahkeme “Sendika üyesi olma yasağına uymayanların görevlerine ilgili kuruluşça son verilir” hükmüne dayanarak 


ihbar ve kıdem tazminatı taleplerini reddetmiştir. Yargıtay, yasa metninde sendikaya üye olması nedeniyle iş akdi 
feshedilen ÖGG’ye ihbar ve kıdem tazminatı verilmeyeceğine ilişkin açıklık bulunmadığı, bu durumun 1475 sayılı İş 
Kanunu m.7/İİ’ de gösterilen fesih nedenleri arasıda sayılamayacağı, esasen ÖGG’nin sendika üyeliğinin geçersiz 
olduğu ve hukuki sonuç doğurmayacağı gerekçeleriyle ihbar ve kıdem tazminatına hükmedilmesi gerektiğini belirtmiştir 

Yasağı tam olarak temsil edebilecek olay, ÖGG’nin bu sıfatı kazanmasından sonra sendikaya üye olmasıdır. 
Bu durumda da ÖGG’nin sendika üyeliğini geçersiz, hukuk dünyasında hiç doğmamış bir işlem saymak mümkündür. 
Yargıtay karan da bu mealde anlaşılmaya müsaittir. 0 takdirde sendika üyesi olma yasağı ne anlama gelecektir? Çelik, 
haklı olarak bu ihtimali dile getirmektedir. 

A— YARGITAY KARARLARI: 

1. KARAR: İş kazası sonucu ölen ÖGG’nin eşi tarafından açılan dava üzerine temyiz safhasında verdiği kararda 
Yargıtay: “ Muris, davalıya ait işyerinde 2495 sayılı Kanun uyarınca güvenlik görevlisi olarak çalışmakta olup, sözü 
edilen kanunun 21. maddesine göre sendikaya üye olamaz. Bunun sonucu olarak TİS’ den yararlanamaz. Bu itibarla 
maddi tazminat hesabında TIS ile getirilen hakların dikkate alınmaması gerekir.” sonucuna ulaşmıştır. 

2. KARAR: “2495 sayılı kanunun 21. maddesi hükmüne göre özel güvenlik teşkilat görevlileri sendikaya üye 
olamazlar. Dayanışma aidatı ödemek suretiyle TIS den yararlanmaları da söz konusu değildir. Zira adı geçen kanunun 
ilgili maddeleri bu tür yararlanmaya da engeldir. 

3. KARAR: İki ayrı sendikaya üye işçiler 2495 sayılı yasaya tabi ÖGG olarak görevlendirilmişlerdir. İşveren, ÖGG 
arasında, daha önceki işçilikler döneminde, değişik sendika üyeliği ve değişik TİS’ e tabi olmaktan kaynaklanan ücret 
farklılığını giderme katan almıştır. Bu kararın uygulanmasına ilişkin davada Yargıtayı “Güvenlik görevlisi sendikaya üye 
olamaz ve TİS’ ten yararlandırılması için işverenden istekte bulunamaz. (ÖGG arasındaki ücret farklılığını giderme 
yöntemin) takdir işverene ait olduğuna göre işçi (diğerlerine yapılanın kendisine de) uygulanmasını isteyemez.” 
demiştir. 
4. KARAR: “2495 sayılı Kanun’a göre istihdam edilip çalıştırılan güvenlik görevlileri anılan kanun hükümleri gereğince 
sendikaya üye olamazlar ve TİS’ den yararlanamazlar. Bu bakımdan davacı doğrudan doğruya kendisine ‘IS 
hükümlerinin uygulanmasını isteyemez. Ancak işverenle aralarında kıyasen kendisine aynı oranda haklar tanınması 
yönünde bir anlaşma olmuşsa ferdi iş sözleşmesine bu yönde hükümler getirilmişse bunun uygulanmasını isteyebilir. 
Davada, davacıya uygulanan sözleşmenin ferdi iş sözleşmesi mi, yoksa TİS mi olduğu anlaşılamamaktadır... Şayet 
davacı doğrudan doğruya TİS’e dayanmakta ise, davayı reddetmek, ferdi iş sözleşmesine dayanıyorsa o takdirde 
(kabul etmek) gerekir.” 

5. KARAR: “2822 sayılı yasanın 9. maddesine göre, işçinin TİS’ den yararlanabilmesi için sözleşmeye taraf işçi 
sendikasının üyesi olması veya dayanışma aidatı ödemek suretiyle TIS’ den yararlanmak için işverene başvurmak 
gerekir. 2495 sayılı yasa ÖGG’nin işçi sendikasına üye olmalarını yasaklamıştır. Bu nedenle TIS’ den yararlanması 
mümkün değildir. Bu yasaya tabi güvenlik görevlisi olarak çalışanların dayanışma aidatı ödemek suretiyle de olsa TİS’ 
den yararlanmaları söz konusu olamaz. 

NE YAPILABİLİRDİ? Kısa dönemde Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin bir içtihat değişikliğine gitmesi ihtimali düşüktür. 
Sorunun HGK önüne gitmesi halinde, HGK’ nün öğrenci-işçilerle ilgili kararına paralel bir kararla ÖGG-işçilere 
dayanışma aidatı yoluyla TİS’ den yararlanma yolunu açması beklenebilirdi. 

TBMM Genel Kurulu’nda iken 2495 sayılı Yasa’nın değişiklik tasarısında ise ele aldığımız konular yer 
almamaktaydı. Tasarının TBMM İçişleri Komisyonu’ndaki görüşmelerine ÖG şirketi temsilcilerinin de katıldığı 
anlaşılmaktadır. OG şirketlerinin bir örgütü bulunmadığından dolayı katılanların temsil kabiliyetleri tartışılabilir. Ancak 
asıl büyük eksiklik içişleri Komisyonu’nda ÖGG- işçilerin katılımına ihtiyaç duyulmamış olmasıdır. Bazı ÖGG- işçiler 
çağrılsaydı, şirket temsilcileri gibi bunların da temsil kabiliyetleri tartışma götürecekti. ÖGG’ ye ihtiyaç duyulmadan 
yapılan benzeri bir çalışma da TSE Meslek Standartları Hazırlık Grubunca yürütülen meslek standartlarıdır. Standart 
çalışmalarına devlet ve işveren temsilcileriyle birlikte işçi temsilcilerinin de katıldığı söylenmekteyse de yaptığını 
incelemede hiçbir ÖGG’nin çalışmaların hiç bir aşamasında rol almadığı belirlenmiştir. 

ILO Sendika özgürlüğü Komitesi’nin Türk işçi üyesi bireysel sendika özgürlüğünden yoksun bırakılan ÖGG’nin 
durumunu dile getirmiştir. 

Sonuç olarak, ÖGG- işçilerin başta sendika özgürlükleri olmak üzere tüm sendikal hakları için şunları önermek 
mümkündü: 

1) ÖGG’nin dayanışma aidatı yoluyla TİS’ den yararlanabilmesi konusunda açılacak bir davanın Yargıtay 
Hukuk Genel Kurulu’na intikalini sağlamak 

2) Böyle bir davada hem ilk derece mahkemesinde hem de Yargıtay’da hukuka ve Anayasaya aykırılık 
iddiasını dile getirmek 

3) ILO denetim organlarında sorunun takipçisi olmak 

4) 2495 sayılı Kanun’un değişiklik tasarısının yasalaşma sürecine sendikaların müdahalesi ile yasada 
çalışanlar lehine değişildik yapmak 

II. 5188 SAYILI YASAYA GÖRE ÖGG’NİN SENDİKAL ÖZGÜRLÜKLERİ 

5188 sayılı özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun, sendikal özgürlükler konusunda yasakçı tutumu devam 
ettirmemiştir. 2495 sayılı Yasa’yı açıkça yürürlükten kaldıran (m.27) bu kanun ÖGG’nin sendika hakkına dair hiçbir 
yasak hükmü içermemektedir. 0 halde işçi-ÖGG’nin sendika kurucusu ve üyesi olması önünde mevzuattan 
kaynaklanan hiçbir engel kalmamıştır. Bu duruma göre ÖGG işçiler dayanışma aidatı ödeyerek TIS’ ten 
yararlanabileceklerdir. Yukarda özetlediğim Yargıtay kararları ve hukuka aykırı düzenlemelerin 5188 sayılı Yasa’dan 
sonra sürmesi imkansızdır. 5188 sayılı Yasa ÖGG için grev (m.27) ve lokavt sırasında görevden uzaklaştırma yasağı 


getirmekte (m.18); ayrıca grev yasağına aykırı davranışları idari para cezası yaptırımına bağlanmıştır (m.201c). 
Yasanın lokavt halinde görevden uzaklaştırma yasağı için yaptırım öngörmemiş olması ciddi bir eksikliktir. 

Artık önümüzdeki dönemde işçi ÖGG önünde sendikal hak yasağı olmayacaktır. Fakat ÖGG için ayrı bir işkolu 
söz konusu değildir. Bence şu aşamada buna gerek de yoktur. ÖGG işçiler çalıştıkları işyerinin bağlı bulunduğu 
işkolundaki herhangi bir sendikaya üye olmalıdırlar. ÖGG için ayrı bir işkolu tespiti sendikal alanda silahlı bürokrasinin 
uzantısı olma suçlamalarını beraberinde getireceği gibi, ÖGG ile diğer işçilerin farklı oldukları intibaını destekler. 
Çalışma barışı bakımından bu durum sakıncalıdır. Aşağıdaki örnek olayda da bu sakıncaya dair ipuçları kendini 
göstermektedir. 1999- 2004 tasarılarında ÖGG’ye asgari ücretin iki katı kadar ücret ödenmesi hükmü yer alıyordu. 
İşveren emrinde özel silahlı birlik ve tekel piyasası doğurabilecek bu tasarılar 5188 sayılı Yasa hazırlanırken dikkate 
alınmamıştır. “ÖGG asgari ücreti” diye yeni bir kavramın da Türk hukukuna girmesi önlenmiştir. 

ÖRNEK OLAY 4 ÖGG’DEN SENDİKACI ŞİKÂYETİ 

“Hak-İş Başkanı Uslu, 5188 sayılı özel güvenlik yasası gereği işletmelerde oluşturulan özel güvenlik birimleri 
maalesef işyerinin güvenliğini korumak yerine sendikal örgütlenmeyi engellemeye, sendikacıların çalışanlarla 
görüşmelerini engelleme aracı olarak kullanılmak istendiğini söyledi. Uslu, oluşturulan özel güvenlik sisteminin, 
ABD’deki 1890’larda kanlı 1 Mayıs eylemleri öncesinde oluşturulan ‘Chicago Mafyalaşmasını andırdığını söyledi.” 

5188 sayılı Yasa’nın düzenlediği ÖGG’lerde çalışan ÖGG için aynı umut geçerli olmayabilir. Temel 
eğitimlerinden sonra bir sendikaya üye olmaları önerilebilir. 

B- ÖZEL GÜVENLİĞİN BAŞLICA SORUNLARI 

Bürokrasi ve şirketler, sektörün can daman olan çalışanları, yani ÖGG’ yi anayasal özgürlüklere layık 
görmemektedirler. Nitekim 2495 sayılı Yasa’nın Değişiklik Tasarısında TBMM. İçişleri Komisyonu, işveren tarafının 
toplantılara katılmasına ve görüşlerini dile getirmelerine fırsat vermiş, tasarı bu doğrultusunda hazırlanmış, fakat 
çalışanların görüşü sorulmamıştır. Hazırlanan tasarıda çalışanlara getirilen antidemokratik yasaklara ise hiç 
dokunulmamıştır. Bugün özel güvenlik alanında karmaşık ve kısmen yasanın kapsamı dışında 
bırakılmıştır. 

—2495 sayılı Yasa’ya tabi, sendikal özgürlüklere sahip olmayan devlet memurları ile bu yasaya tabi olmayan 
dolayısıyla sendikal özgürlükleri bulunan devlet memurlarını birlikte istihdam (örnek Hacettepe U Tıp F. Hastanesi), 

—2495 sayılı Yasa’ya tabi memurlarla bu yasaya tabi olmayan taşeron firma işçisini birlikte istihdam (örnek 
AÜ Tıp F. Ibn-i Sina Hastanesi), 

—2495 sayılı Yasa’ya tabi olmayan, sendikal haklara sahip kadrolu işçileri istihdam (örnek Karayolları Genel 
Müdürlüğü), 

—2495 sayılı Yasa’ya tabi sendikasız işçi ile bu yasaya tabi olmayan taşeron firma işçisini birlikte istihdam 
(örnek İstanbul Metrosu) 

—2495 sayılı Yasa’ya tabi sendikasız işçilerle, bu yasaya tabi olmayan geçici çilerin birlikte istihdamı (örnek 
ODTÜ). 

Özel güvenliğin özel alan ile sınırlı kaldığı, iç güvenlikle görevli kamu örgütlenmesinin dışında bulunduğu 
gerçeği yeterince anlaşılamamıştır. Bu yüzden kamu sektöründeki, işletme düzeyinde güvenlik ile kamuya ait özel 
olluk arasındaki fark gözden kaçınılmıştır. Oysa Karayolları Genel Müdürlüğü’nün güvenlikçileri ile Çankaya 
Belediyesi’nin zabıtası veya Orman Genel Müdürlüğü’nün orman kolluğu, kamus2l 6giirliikleri sınırlandırma 
bakımından aynı etkiye sahip değillerdir. Özetlenen yanlış anlayış, özel güvenlik üzerinde kamuya ait eğitim ve 
denetim tekeli kurulmasıyla pekiştirilmiştir. Böylece özel güvenliğin, özel alana ait olma niteliği önemli ölçüde 
ölgelenmiştir7. Ceza kanunu uygulamasında ÖGG’nin memur sayılması da 2495/m.13–1 böyle bir hükümdür. Bu 
hüküm olmasaydı, hangi işletmede çalışıyor olursa olsun ÖGG memur kabul edilmeyecekti. Nitekim aynı işi yapan, 
yan yana çalışan iki güvenlikçiden 2495 sayılı Yasa’ya tabi olanlar memur sayılırken, bu yasaya tabi olmayanlar 
memur sayılmamaktadır. Özel güvenlik alanının yükünü çeken ve sorunlarıyla iç içe olan ÖGG’nin örgütlenme hakkı 
tanınmamıştır. Çalışanların demokratik haklardan yararlanmalarıyla, sektörün sorunlarının çözülememesi ve giderek 
artması arasında ilişki vardır. Çözümü kamu yönetiminin hazırladığı yasa tasarılarında ve özel güvenlik şirketlerinin 
uğraşlarında görmek, gerçekte çözümsüzlüğü dayatmaktan başka işe yaramamıştır. Sürece, çalışanları ve onların 
örgütlerini dahil etmeden çözüme ulaşamayız. 

III-TÜRK MEVZUATINDA KAMU ÇALIŞANLARININ SENDİKA HAKKI: 

Burada konumuzu ilgilendirmesi bakımından, sadece 1982 sonrası duruma, genel olarak değinilecektir. 

A- ANAYASAL DURUM: Türkiye’nin onayladığı uluslararası anlaşmalarda kamu görevlilerine sendika hakkı 
tanındığı halde, iç hukukta açık bir düzenleme bulunmaması nedeniyle, bu konuda yeni bir düzenleme gerektiği 
savunulmuştur. Oysa Anayasaya göre usulüne göre yürürlüğe konulan uluslararası anlaşmalar kanun hükmündedirler 
(m.90/5), yani iç hukukun bir parçası olurlar. 

1982 Anayasası ilk halinde sendika hakkım işçilere tanımıştır (m.51). 2001 değişikliğiyle35 51. madde şöyle 
değiştirilmiştir: “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini 
korumak ve geliştirmek için önceden izin alınmaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma 
ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya 
zorlanamaz. Sendika kurma hakkı ancak, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve 
genel ahlak ile başkasının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir. Sendika kurma 
hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla gösterilir. Aynı zamanda ve aynı iş kolunda biden 
fazla sendikaya üye olunamaz. İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsamı, istisna ve 
sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir. Sendika ve üst kuruluşların tüzükleri, yönetim 
ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz.” 

Görüleceği üzere anayasa sendika hakkı için genel sınırlamalar dışında özel sınırlamalar getirmemiştir. Buna 
göre sendika hakkının istisnası ancak uluslararası hukuka dayanabilir. 

B- ÖZEL GÜVENLİK GÖREVLİLERİNE SENDİKA YASAĞI NASIL GETİRİLDİ? 1994 tarihli Kamu Görevlileri 
Sendikaları Kanun Taslağı’nda sendika kurması veya sendikaya üye olması yasaklananları şöyle sıralanmıştı. 

1) MİT mensupları, 

2) Yüksek yargı organlarının başkan ve üyeleri, 

3) Emniyet teşkilatının, emniyet amiri ve daha üst düzeyde görevli mensupları. 

Sendika kuramayacak ve sendikaya üye olamayacakların listesi, her yeni taslak çalışmasında uzamıştır 1994 
Teknik Komite Taslağı’nda emniyet teşkilatı mensupları, rütbe ayrımı gözetilmeksizin listeye eklenmişlerdir. Aynı yıl 
Bakanlar Kurulu’nda görüşülen, fakat TBMM’ye sunulmayan Taslak’ta da durum böyledir. Bu Tasarı’nın 45. 
maddesinde grev yapmaları yasaklanan kamu görevlileri arasında “Kanuna göre silah taşımaya ve zor kullanmaya 
yetkili kamu görevlileri” kategorisine yer verilmiştir. 

4688 sayılı Yasa’nın yasalaşma sürecini hatırlarsak, Anasol-D Hükümeti döneminde Tasarı hakkında 
Bakanlıklardan görüş sorulmuştur. Kanaatimce içişleri Bakanlığı görüşüne göre ÖGG, yasak listesine dahil edilmiş 
olmalıdır. Bu kanaati besleyen üç neden vardır: 

1) ÖGG’yi kuran 1981 tarihli ve 2495 sayılı Yasa’da da sendika üyeliği yasaklanmıştı. 

2) Polis bürokrasisi ÖGG’yi yedeğinde tutma eğilimindedir. 

3) ÖGG’nin resmi makamlarla ilişkisi polis bürokrasisi aracılığıyla sağlanmaktadır. 

ÖGG’nin sendika yasağı listesine alınması kolay ve sorunsuz olmuştur. Çünkü: 

1) Zaten kuruluşundan (1981) beri ÖGG’nin örgütlenme yasağı vardı. 

2) Özel güvenliğin niteliği Türkiye’de bilinmemektedir. 

5188 SAYILI YASADAN SONRA: Yukarıda işçi ÖGG’nin sendikal özgürlükleri bahsinde değinmiştim, 5188 
sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun örgütlenme özgürlüğü konusunda yasakçı bir yaklaşım 
sergilememektedir. 2495 sayılı Yasa’yı yürürlükten kaldıran bu yasa örgütlenme özgürlüğü önüne bir engel 
getirmemektedir. Ancak memur ÖGG, işçi meslektaşları gibi, sadece sendika hakkı kazanmış olamamaktadır. Zira 
memur ÖGG’nin sendika hakkını yasaklayan iki ayrı kanun maddesi bulunmaktaydı. Bunlardan 2495 yürürlükten 
kaldırıldı ama 4688 sayılı Yasa halen yürürlüktedir. Yasakçı anlayış, hukuka aykırılığına aldırmadan 4688 sayılı Yasa 
nedeniyle memur ÖGG’nin sendika hakkını muhtemelen engelleyecektir. Buna karşı iki noktada itiraz etmek 
mümkündür 

1) Yasa koyucu, sonraki tarihli özel kanun (5188 sayılı Yasa) ile ÖGG’nin sendika ile bağlantılı olmasını 
öngören düzenlemeyi yürürlükten kaldırmış, bu yasağa gerek görmemiştir. 0 halde, 4688 sayılı Yasa’nın ÖGG 
memurlara sendika yasağı getiren hükmü zımnen yürürlükten kaldırılmış olmaktadır. 

2) 4688 sayılı Yasa’nın ÖGG memurlara sendika yasağı getiren hükmünün yürürlükte olduğu kabul ediliyorsa, 
bu hüküm Anayasaya aykırıdır. Çünkü Anayasaya göre : “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere 
ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek 
uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” (m.90/son). Uluslar arası antlaşmalar ÖGG için sendika 
hakkının kısıtlanmasına cevaz vermemektedir. 

ÖZEL GÜVENLİK GÖREVLİLERİNİN DERNEK HAKKI: 2495 sayılı Yasa ÖGG’nin demek, sendika ve 
siyasal partiye üyelik hakkım yasaklamıştı. Oysa çalışanlar için örgütlenmek hem bir ihtiyaç hem de temel bir haktır. 
2495 sayılı Yasa döneminde bu ihtiyaç, kanunun yasaklamayı unuttuğu vakıf kurularak karşılanmaya çalışılmıştır. 
Aslında anayasa derneklere ilişkin kısıtlama ve yasakların vakıflar için de geçerli olacağını belirtmekteydi (m 33/ son) 
ama bu konuda yasal bir düzenleme yapılmadı. Türkiye Taş Kömürü Kurumu’ndan çalışan 650 ÖGG, 25 Mayıs 1993 
tarihinde Özel Güvenlik Görevlileri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nı (OZGUVAK) kurmuştur. ÖZGOVAK’ın 
yasayla getirilen örgütlenme yasağının yol açtığı “... Boşluğu doldurmak ve birbirleriyle dayanışma ve yardımlaşma 
içinde bulunmak amacıyla” kurulduğu açıkça belirtilmiştir. ÖZGUVAK’ı doğuran ortam Türkiye Taşkömürü 
Kurumu’ndaki işçi örgütlenmesi kültürüdür. Vakıf yayınları incelendiğinde, sorunların dile getirildiği ve çözüm 
önerilerinde bulunulduğu görülmektedir. Vakfı doğuran kültürel iklim, kamu kesiminde örgütlenen işçi sendikalarının 
özelliklerini taşımakta ve söz konusu özellikler vakfın yaklaşımlarını etkilemektedir. Bunlar maliyet, pazar ve verimlilik, 
unsurlarını hesaba katmayan ücret sendikacılığı anlayışıdır. Vakfın yaklaşımlarında görülen şu talepler ücret 
sendikacılığı etkisini göstermektedir. 

1) Aşın istihdama itiraz etmemek, fakat fazla personelin ihtiyaç duyulan alanlara atanmasına karşı çıkmak, 

2) Görev dışında da silah taşıma hakkı talep etmek, 

3) Güvenlik hizmetinden dolayı özel mali hak istemek, 

4) Silahlı görev yapıldığı gerekçesiyle (silahlı bürokraside olduğu gibi) yıpranma payı, dolayısıyla erken 
emeklilik hakkı iddia etmek. 

Önümüzdeki dönemde ilk ÖGG örgütünün ÖZGOVAK’TAN filiz vereceğini düşünüyorum. Bu bakımdan vakfı 
besleyen kültür ile OG alanı arasındaki ilişkiye değinme ihtiyacı duyuyorum. Bu yaklaşım, kamu kurumlarını, ÖG Birimi 
kurarak ÖGG istihdam etmek yerine, ÖGG’lerle anlaşarak taşeronlaşmayı tercih etmeye yönlendirecektir. OGŞ’ lerde 
ise hukuken sendika hakkı bulunmasına rağmen, bu hak ABD örneğindeki gibi çok düşük oranda kullanılabilecektir. 
ÖGG işçi ve memurların sendika hakkını daha önce ele aldığım için burada dernek (kurma ve üye olma) hakkına 
değineceğim. 

5188 Sayılı Yasa’da ÖGG’nin örgütlenme hakkına dair hiçbir yasak hükmü yer almamaktadır. Böylece ÖGG 
örgütlenme hakkına kavuşmuş olmakta mıdır? Bu soruya gönül rahatlığıyla olumlu cevap veremeyiz. Tüm ÖGG için 
demek hakkı ve kamu çalışanları için sendika hakkını yasaklayan başka yasa hükümleri de vardır. Anayasa demek 
kurma hürriyetlerini, kişinin hakları ve ödevleri arasında saymıştır (m.33). Anayasaya göre dernek kurma ve üye olma 
hürriyeti “silahlı kuvvetler ve kolluk kuvvetleri mensupları ile kamu hizmetleri görevlilerinin dernek kurmak haklarına 
başkaca sınırlamalar getirilmesine veya bu hürriyeti kullanmalarının yasaklanmasına engel değildir.” (m.33/6) 

2908 sayılı demekler Kanunu’nun’ konuyla ilgili hükümleri ise şöyledir. “Türk Silahlı Kuvvetleri ile genel ve özel 
kolluk kuvvetleri mensupları ve özel kanunlarında dernek kuramayacakları belirtilen memur statüsündeki kamu hizmeti 
görevlileri sürekli olarak... Dernek kuramazlar.” (m.4/ 1) “Bu kanunun dördüncü maddesinde belirtilen diğer kamu 
hizmeti görevlileri ise ilgili bulundukları bakanlıkça tespit ve ilan edilen derneklere üye olabilirler” (m.16/2)5 

12 Eylül yönetiminin demek kurma ve demeğe üye olma haklarına yasakçı bir yaklaşım içinde olduğu 
bilinmekteydi. Bu yaklaşım anayasaya da yansımıştır. Anayasada kolluk kuvvetlerine getirilen dernek yasağı şu 
gerekçeye dayanmaktadır. “Dernek kurma hürriyeti bazı meslek mensupları konusunda bu kişilerin üstlendiği görevin 
niteliği nedeniyle başlıca sınırlamaya konu olabilecek yahut tamamen yasaklanabilecektir. Bunlar özel bir disipline 
gerek gösteren Silahlı Kuvvetler yahut kolluk kuvvetleri mensupları ile dernekleşme yüzünden görevin zarar 
görebileceği kamu görevlileridir.” 

Özgürlükçü dalga 2495 sayılı Yasa’yı da etkilemiş ve yürürlükten kaldırmıştır. 5188 sayılı Yasa’da ÖGG’nin 
örgütlenme hakkına yönelik herhangi bir yasak hükmü yer almamaktadır. 5188 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği 26 
Haziran 2004 tarihinden itibaren hukuki durum için yeni bir tespite gerek duyuyorum 

1) 5188 sayılı Yasa ÖGG’yi “kolluk» olarak tanımlamamaktadır. 

2) Yasal açıdan artık kolluk sayılmayan ve özel alanın güvenliğine özgülenen ÖGG’ye dernek yasağı 
getirildiğini ileri sürmek zor olacaktır: 

a) 2908 sayılı Yasa “özel kolluk” tan söz etmektedir. Ama ÖGG özel kolluk değildir. 

b) 2908 sayılı Yasa “özel kanunlarında demek kuramayacakları belirtilen memur statüsündeki kamu görevlileri” 
ne yasak getirmektedir. Ama ÖGG’nin özel yasasında (5188 sayılı Yasa) yasak hükmü yer ‘almamaktadır. 

c) Üstelik ÖGG’nin ceza hukuku tatbikatında memur sayılması, onları statü hukukuna tabi memur yapmaz. 
Hizmet akdiyle çalışan ÖGG için öncelikle yasaktan söz edemeyiz. İHEB’ YE göre “ Her şahıs müessesede toplanma 
ve dernek kurma ve derneğe katılma serbestisine maliktir. Hiç kimse bir derneğe mensup olmaya zorlanamaz.”(m.20)” 
İHAS’a göre ise “Her şahıs asayişi ihlal etmeyen toplantılara katılmak ve başkalarıyla birlikte sendikalar tesis etmek ve 
kendi menfaatlerini korumak üzere dernek kurmak hakkına haizdir. 

Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, amme 
emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesi için, sağlığın veya ahlakın başkalarının hak ve hürriyetlerinin 
korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler 
veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir’ (m.11) Anlaşılacağı gibi ÖGG’nin dernek kurma ve 
demeğe üye olma hakkı bakımından anayasanın 1982 dönemindeki yasa düzenlemesi İHAS’ın epey gerisinde bir 
anlayışı yansıtmaktadır. Anayasa, İHAS ile paralelliği sınırlandırabilme aşamasına gelerek sağlayabilmiştir. 
2908 sayılı Yasa, ÖGG’nin demek kurma ve derneğe üye olma hakkı bakımından yürürlüğe girdiğinden beri hiçbir 
ilerleme gösterememiştir. Çünkü İHAS ve 1995’ten beri anayasa sınırlamadan bahsetmekte, 2908 sayılı Yasa ise 
kesin bir yasak getirmektedir. 

ÖZEL GÜVENLİK GÖREVLİLERİNİN NAKDİ TAZMİNAT VE AYLIK BAĞLANMASI HAKKI: Nakdi tazminat 
ve aylık bağlanması güvenlik çalışanlarının önemli haklarından birisidir. ÖGG için bu konuda özel bir düzenleme 
getirilmemiştir. Kamu kolluğu için getirilen sisteme ÖGG yasa hükmüyle eklenmiştir. Bu makalenin amacı CKG 
bakımından sistemi tanıtmaktır. Ancak “Kamu kolluğu için getirilen bu sisteme ÖGG’nin eklenivermesi gerekli miydi?” 
sorusu sorulmamıştır 1981’de 2495 sayılı yasa ile getirilen bağlantı, 2004’te 5188 sayılı Yasa ile devam 
ettirilmiştir(m.15/3). Nakdi tazminatı işveren değil, ÖGG’nin bağlı bulunduğu sosyal güvenlik kuruluşu ödeyecektir. Bu 
makalenin konu üzerinde ilk olması bile talihsizliktir. ÖGG’nin sendika ve TİS hakkı teslim edildiğine göre, onları devlet 
memuru gibi gören bu anlayışın gerekliliği önümüzdeki dönemde tartışılmalıdır. Sistemin alternatifi ÖGG’nin maruz 
kalabileceği saldırılan iş kazası ve özel sigorta kapsamında değerlendirmektir. Bütün bunları geleceğe havale 
ediyorum. Makale mevzuata paralel olarak iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve 
Aylık bağlanması Hakkında Kanun’la getirilen haklar, ikinci bölüm 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile getirilen 
hakları ele almaktadır. 

A) GENEL OLARAK NAKDİ TAZMİNAT VE AYLIK BAĞLANMASI: Tarihi bakımından önce genel olarak 
nakdi tazminat ve aylık bağlanması gündeme gelmiştir. Türkiye’de bu işin geçmişine kısa da olsa bir göz atmak 
gerekmektedir. 

1- NAKDİ TAZMİNAT İHTİYACI: Emniyet ve Asayişi sağlamakla görevli olanlar bu görevlerini yürütürken 
yaralanır, sakatlanır veya ölürlerse kendilerine veya ailelerine yapılacak ödemeler Cumhuriyet’in başlangıcından beri 
mevzuatta yer almıştır. Başlangıçta bir Bakanlar Kurulu Talimatnamesi (=Yönetmeliği)’ne dayalı olarak ödemeler 
yapılıyordu. 1929 Bütçe Kanunu yönetmelik yerine bu işlerin kanuna dayandırılması hükmünü getirince kanun tasarısı 
hazırlandı. Başbakanlıktan TBMM Başkanlığı’na 01.05.1929 tarihinde gönderilen tasarı “Jandarma Nakdi Tazminatı 
Kanun Layihası” başlığını taşımaktadır. 

Tasarının genel gerekçesinde kapsam ve amaç şöyle ifade edilmektedir. “...Jandarma zabitanı ve efradını ve 
bunlara vazifesi esnasında yardımcı olan ordu kıt’aları zabitanı ve efradıyla sivil şahıslan istikbal endişesinden 
kurtarmak”. “Sivil şahıslar” la kimlerin kastedildiği açık değildir. TBMM Bütçe Encümeni “vaziyetin icap ettiği ahvalde 
halk dahi muavenat edeceğine göre kanunun bu yolda vazife gören sivil ahaliye teşmili tabii görülmüş” diyerek ifadeye 
açıklık getirmiştir. Buna göre tasarının ilk haliyle asker olmayan kolluk mensuplarını kapsam dışı bıraktığı 
anlaşılmaktadır. Bütçe encümeni, “... Yalnız aynı suretle yaralanmış veya şehit düşmüş polis amir ve memurlarıyla 
ailelerinin de tazminattan istifade etmeleri muvafıkı muadalet görülerek...” ifadesiyle kapsamdaki eksikliğe işaret 
etmiştir. İlk maddeye “polis amir ve memurları” ifadesi eklenmiş ve tasarı 25.05.1929 tarihinde 1475 sayılı Nakdi 
Tazminat Kanunu adıyla yasalaşmıştır. 

Asker ve polis dışındaki özel kamu kolluğu kanun kapsamı dışında kalmıştır. Bunlardan gümrük muhafaza 
personeli, ancak 1955 yılında kanun kapsamına alınabilmiştir. Bekçi ve korumalar ise yasa metninde anılmadıkları 
halde 3 1.01.1956 tarih ve 4/6566 sayılı Nakdi Tazminat Tüzüğü ile sisteme dahil edilmişlerdir.’ Hiç şüphesiz o tarihte 
bile bu yol hukuki değildi. Gerek kapsam, gerek tazminat miktarları, gerekse tazminat gerektiren hadiselerde 
karşılaşılan sorunların çözümü için, zaman içerisinde oldukça karışık bir yol izlenmiştir. Öyle ki 1980 yılına gelindiğinde 
bu alanı düzenleyen altı kanun yürürlükteydi. 

“Kavram kargaşalığına” son vermek, muhtelif kanunlarda nakdi tazminata ilişkin hükümleri tek bir kanunda 
toplamak amacıyla 1980’de bir kanun tasarısı hazırlandı. Tasarı 03.11.1980 tarihinde MGK’da kabul edildi. 2330 sayılı 
Nakdi tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun adıyla yasalaştı. 2330 sayılı Yasa kapsamı 10, ödeme miktarları 
ve ödemenin yaptırılması konusunda dört kez değişikliğe uğramıştır. Yasanın uygulanmasını göstermek üzere de 
Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması hakkında Yönetmelik çıkarılmıştır. 

1984–2001 döneminde yaşadığımız terör olayları nedeniyle, 2330 sayılı yasa dışında yasal hükümler 
getirilmiştir. Bir bakıma 1929- 1980 dönemindeki konuyu düzenleyen çok sayıda yasa sakıncası tekrar gündeme 
gelmiştir. Bunlar; 

1) 2330 sayılı Nakdi tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun, 

2) 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu 3) 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu, 

3) 2559 sayılı PVSK’dur. 

2- ÖGG 2330 SAYILI KANUN KAPSAMINDA MIDIR? 

2330 sayılı Kanun, kapsamında yer alacakları ayrıntılı bir liste olarak oluşmuştur. (m.2) Bunlar arasında ÖGG 
ayrıca sayılmamıştır. Bunu doğal rsı1amak gerekir, çünkü bu kanunun yürürlüğe girdiği sırada Türk hukukunda ÖGG 
diye bir kavram bulunmuyordu. 2330 sayılı Kanun metninde bazı ifadelerin yorumla ÖGG’yi de kapsadığı sonucuna 
ulaşılabilinir 

1) “Güven ve asayişin sağlanmasında hizmetlerinden yararlanılması zorunlu olan ve yetkililerce kendilerine bu 
amaca yönelik görev verilen kamu görevlileri ve siviller”(nı2/e), 

2) “Devlet güçlerini sindirme amacına yönelik olarak yapılan saldırılan maruz kalan kamu görevlileri” (2/ g) 
ÖGG’nin yorumla 2330 sayılı Yasa kapsamına dahil edilmesi yerine, 2495 sayılı Yasa açıkça ÖGG’nin 2330 sayılı 
yasa kapsamında yer alacağını belirtmiştir. (nıl5/3) 

5188 Sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun da aynı yolu izlemiştir(m.15). 
Danıştay, bir istişari kararında gönüllü köy korucuları, belediye meclis ve encümen üyeleri, il genel meclisin ve daimi 
encümen üyelerinin 3713 sayılı Yasa’nın Ek 1. maddesindeki kamu görevlilerinden olup olmadığını incelerken böyle 
bir tartışma gündeme gelmiştir. Danıştay’a göre “... İdare örgütüne ve hizmet kadrosuna sürekli biçimde girmiş ve 
onunla kaynaşmış olan, örgüt içinde ve aralarında hiyerarşi bağı ve kendilerine özgü statüleri bulunan, görevleri 
dışında da statüleri ile resmi sıfat ve yetkilerini oyan, kamu hizmetinin gerekliliği alanlarda uzmanlaşmış olanlar memur 
ya da kamu görevlisi sayılmaktadır. 0 halde ÖGG’nin 2330 sayılı yasa kapsamındaki personel arasında bulunduğu, 
hiçbir tereddüte yer bırakmayacak kadar açıktır. 

ÖGG’nin 2330 sayılı Yasa kapsamında telakki edilebilmesi için, tazminata konu hadisenin kural olarak görev 
alanı ve görev süresi içerisinde meydana gelmiş olması şarttır. 5188 sayılı Yasa’ya göre: “ (2330 sayılı Yasa) 
gereğince ödenecek tazminat, 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında ödenmesi gerekecek diğer tazminatlarla 
ilişkilendirilemez.”(m 15/2). 

SSK Kanunu’na göre: 

1) Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, 

2) İşveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla uğradığı kazalar iş kazası sayılmaktadır (m.11). 
“İş kazası esas itibariyle sigortalının yaptığı işle ilgili olarak işin yürütülmesi sırasında meydana gelen olayı ifade 
etmekte ise de kanun koyucu, sigortalının lehine olmak üzere yapılan işle ilgisi olmayan hal ve durumları dahi iş kazası 
olarak kabul etmektedir.” ÖGG ile ilgili olabilecek Yargıtay kararlarına da kısaca bakarsak “Sigortalı... Bina ve mal 
bekçisidir. Aynı zamanda tesislerin yanında yer alan evin de bekçiliğini yapmaktadır. ... Evde ışık yandığım görüp, 
kontrol etmek üzere o eve giderken, yolda, ... Aracın çarpması sonucu ölmüştür. Yargıtay bu olayda tazminata 
hükmetmiştir’. 

3–2330 SAYILI YASAYA GÖRE TAZMİNATLAR: 2330 Sayılı Yasa’ya göre tazminatın hesabına esas 
alınacak ölçü en yüksek devIet memuru aylığının brüt tutarıdır. Bu hesaba ek gösterge dâhildir. (Kanun 3Ia, 
Yönetmelik m.4). Bu aylık, karar tarihi itibariyle hesaba katılacaktır. Ölüm halinde bu aylık 100 ile çarpılacaktır. 
(m.31a). “Yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz ve hayatını başkasının yardımı ve desteği ile 
sürdürebilecek şekilde” sakatlananlara ödenecek tazminat bu aylığın 200 dolar. (m.3/b) Diğer sakatlık dereceleri için 
5434 sayılı T.C Emekli Sandığı Kanunu’na atıfta bulunulmaktadır. Bu kanuna göre ortaya çıkan sakatlık durumu: 

1) Görev yapılırken doğmalı ve görevden kaynaklanmalıdır. 

2) Görev dışında kurumun ‘verdiği bir işi yaparken, 

3) Kurumun çıkarlarını korumak amacıyla bir iş parken, 

4) işe başlamadan önce, iş sırasında veya iş bitiminden sonra o işin ehemmiyeti ve çalışma konusundan ileri 
gelmelidir. 5434 sayılı Yasa bunlara Vazife MaIüIlüğü adını vermektedir. (m.45) Sakatlık şu hallerde meydana 
gelmişse artık vazife malüIIüğü söz konusu olmayacaktır. 

1) Keyif verici içki ve her çeşit madde kullanma, 

2) Kanun, tüzük ve emir dışı hareket etme, 

3) Yasak fiilleri yapma, 

4) İntihara teşebbüs, 

5) Her ne surede olursa olsun kendisine veya başkalarına menfaat sağlama veya zarar sakatlık derecesi 
sağlık raporuyla tespit edilecek ve her dereceye göre farklı oranda maaş bağlanacaktır. (5435/nı55). Ancak ÖGG için 
maaşa esas miktar o sırada aldığı miktar değil, karar tarihinde en yüksek devlet memurunun aldığı brüt aylıktır. 1. 
derece sakatlıkta bu aylığın %.75 ‘i, 2.derecede %.65’i, 3. derecede %55’i, 4.derecede %45’i, 5. derecede % 35’i ve 
altıncı derecede % 25’ ilgiliye bağlanacaktır. “Ölenlerin kendilerine bağlanması gereken görev malüllüğü aylığı, dul ve 
yetimlerine intikal ettirilir. Bu madde gereğince ilgili sosyal güvenlik kurumlarınca kendi mevzuatlarına göre bağlanan 
aylıklar ( 5434 sayılı Kanun’un 18.01.1979 gün ve 2177 sayılı Kanun’la değişik 64 üncü maddesinden yararlananlar 
hariç) %25 artırarak ödenir. (23301m.4/c) 

“Bu kanunda yazılı hallerde ölenlerin veya çalışamayacak derecede sakat kalanların çocukları, devlete ait 
yatılı okul ve eğitim kurumlarında yönetmelikte tespit edilecek esaslara göre ücretsiz olarak okutulurlar. 
Bunlardan yüksek öğrenim yapmakta olanlar devlete ait yurtlar ile yüksek öğrenim kredilerinden (yürürlükteki 
mevzuata göre öncelikle yararlanırlar). Her öğrenim dönemi için iki defa sınıfta kalanlar yukarıdaki fıkralarda yazılı 
baklan kaybederler” (2330/m.7/1.2.3) 

a) GEREKEN BELGELER: 

Nakdi Tazminat işlemleri için olayın türüne göre şu belgelere ihtiyaç vardır. 

a)Yaralanmalarda: 

1) Olayın cereyan tarihi ve yaralanmaya konu teşkil eden durumu açıklayan ayrıntılı olay tutanağı, 

2) Yaralanma durumun, araz bırakıp bırakmadığını, yaralının kaç gün iş ve gücünden geri kaldığım içeren, 
kurumlarınca sevk edildikleri hastaneden verilen sağlık raporlan veya sağlık kurulu raporlan, 

3) Görev emri (görev sözlü verilmiş ise yazı ile tevsile edilecek, yazılı ise emir sureti eklenecektir) 
b) Sakatlanmalarda; yaralananlara ek olarak; tam teşekküllü hastane sağlık kurulundan verilen ve ilgili sosyal 

Güvenlik kurumunca sakatlık derecesi tespit edilmiş kesin rapor, 

c) Ölüm halinde, yaralanmalara ek olarak ölü muayene ve otopsi tutana vukuatlı nüfus kayıt örneği, veraset 
ilamı, 

d) Sonradan meydana gelen yaralanma, sakatlanma ve ölüm halinde yukarıda belirtilenlere ek olarak 

1) Ölüm, yaralanma ve sakatlanmanın evvelce ifa edilen görev veya yapılan yardımlardan yahut bunların 
yakınları olmalarından dolayı meydana geldiğini belgeleyen mahkeme ilamı, 

2 Mahkeme ilamı olmayan hallerde, savcılıklardan bu durumu açıklayan yazılı belge, 

3) Yukarıdaki belgelerin temin edilememesi durumunda, olayla ilgili olduğunu gösteren ve ilgili kurumlarca 
hazırlanan yazılı belgeler, 

4) Yaralanma 

Sakatlanmalardan sonra meydana gelen olay nedeni ile ortaya çıkan yaralanmaya ve sakatlanmaya bağlı 
olduğunu gösteren tam teşekküllü hastane sağlık kurulu kararı. 

b) YARGI KARARLARİ 

Nakdi tazminat talebi reddedilen kişiler bu kararın iptali için idari yargıda dava açabilirler. Dava, ret kararını 
veren Nakdi Tazminat konusunun bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açılacaktır. Aksi yetkisiz mahkemenin 
karan temyizen bozulmaktadır. 2330 sayılı Kanun’un ilk maddesinde geçen bazı kavramlar nakdi tazminat talebinin 
reddine ve açılan iptal davalarının kaybedilmesine yol açmaktadır. Bu kavramlar. “güven ve asayişi korumak, 
görevlerinden derhal” ibareleridir. Öncelikle görev sırasında bile meydana gelse, kişisel husumete dayanan yer 
nedeniyle nakdi tazminat talebinin kabul edilmemesini, idari yargı hukuka uygun bulmaktadır. Bir başka meslektaşının 
taksirli fiili ile zarar dana gelmesi halinde de talebin reddi yasaya uygun bulunmaktadır. 

Trafik kontrolü yaptığı sırada durdurduğu araçtan inen kişilerin fiili saldırısına maruz kalarak yaralanan polisin 
açtığı davada Danıştay, “... ‘yaralanma olayında polis memurunun kasti bir davranışının olup olmadığının tespiti için 
dava konusu işleme sebep olarak gösterilen ağır tahrikin ne olduğunun belirlenmesi açısından davacı polis memuru ile 
ilgili olarak verilen şikâyetçi ifadesi dikkate alınarak hakkında herhangi bir dava açılıp açılmadığı, açılmışsa sonucunun 
araştırılması gerekli görülmüştür. 

İki polis memurunun kavgasında kişisel kusuru bulunmadığı halde müdahale, eden maktulün davranışı “güven 
ve asayişin korunmasına yönelik bir görev” kabul edilmiştir. 

“Polis Karakoluna gelen ihbar üzerine aralarında davacının da bulunduğu dört kişilik ekibin olay yerine gittiği, 
olay mahallinde bir şahsın polis ekibine yumrukla saldırıda bulunduğu” olayda yaralanan polisin açtığı davada idari 
yargı “iç güvenlik ve asayişi koruma görevi sırasında olmakla birlikte kendi dikkatsizliği ve tedbirsizliği sonucu 
yaralandığı” gerekçesiyle ret kıran vermiştir. 

“Karakolda rezalet çıkartan bir şahsı etkisiz hale getirmek isterken parmağı kırılan” davacının talebi” olayın 
görevin fiilen yapılmasından dolayı meydana gelmediği” gerekçesiyle uygun bulunmamıştır. “Şüpheli şahsın peşinden 
koşarken düşüp ayağı kırılan davacının maruz kaldığı yaralanma... İç güvenlik ve asayişe özgü nitelik taşımadığı” 
gerekçesiyle nakdi tazminat talebi reddedilmiş, Danıştay bu kararı oy çokluğuyla onamıştır. Onama kararına muhalif 
kalan yargıçların yorumunu daha gerçekçi buluyorum. “Yasal düzenlemeye göre amaç, sayılan görevlerin bilfiil yerine 
getirilmesi sırasında sayılan görevler nedeniyle meydana gelen ölüm ve sakat kalma hallerinde tazminat ödenmiş 
olduğundan, görevin yerine getirilmesine kadar bütün eylem ve işlerin de görev kapsamında olduğunun kabulü gerekir” 

“Stadyum içerisine seyirciler tarafından atılan maytaplardan birisinin başına isabet etmesi sonucu yaralanma” 
olayında yargı şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur. “Yasanın amacı bu görevlerin yerine getirilmesi nedeniyle ...“ 
meydana gelen olaylar için tazminat ödenmesidir. Olayda nakdi tazminat koşullan oluşmamıştır. 

İdari yargının yukarıda ele aldığım üç olayda verdiği karar güvenlik hizmetinin yerine getirilişi bakımından 
uygun değildir. Yasa kapsamı, yargı kararlarıyla bir hayli daraltmıştır. Buna karşılık aksi yönde kararlar da vardır. 
“Cumhuriyet bayramındaki havai fişek gösterileri sırasında kullanılan bazı malzemenin surlar üzerine çıkarılması, sur 
üzerinde görevli olmayan kişilerin uzaklaştırılması için verilen emir doğrultusunda surlara çıkarken dengesini 
kaybederek düşen” davacının talebi “kendi kusurunun varlığı idarece ispat edilemez olması karşısında” hukuka uygun 
bulunmuştur. 

“Bir telefon ihbarı üzerine bir bayanın cadde üzerinde seyir halindeki otolar arasında dolaştığının bildirilmesi 
üzerine olay yerine giderek bayanı kontrol altına almaya çalıştığı sırada düşen” polisin açtığı davada “kendi 
dikkatsizliği ve tedbirsizliği... (gibi) yasa ve yönetmelikte öngörülmeyen bir şartla reddinde hukuka uyanık 
görülmemiştir” 

“Kavga eden gruba müdahale ettiği sırada yaralanan... Personelin nakdi tazminattan yararlandırılması için 
olaya fiili müdahale anında yaralanması koşulu aranmamış, sadece yaralanmanın görevinden dolayı olması yeterli 
sayılmıştır.” Kanuna uygun silah kullanan davacının tabancasından çıkan mermi çekirdeği, otonun çelik cantına 
çarpmış ve çekirdek parçaları yüzüne isabet ederek yaralanması olayında, yaralanmanın davacının kendi kusurundan 
kaynaklandığı gerekçesiyle tazminat ödenmemiştir. İdari yargı “... Yasanın aradığı anlamda görevin iç güvenlik ve 
asayişe özgü niteliğini taşıdığını belirterek iptal kararı vermiştir. 

Şüpheli şahsı kolundan yakaladığı sırada şahsın davacıyı iteleyerek koşmaya başladığı, yere düşen davacının 
yaralandığı olayda idari yargının iptal gerekçesi şudur “Yaralanan kişiye nakdi tazminat verilebilmesi için 
yaralanmasının görevli kişinin kendi kastı sonucu meydana gelmemiş olması gerektiği açıktır... Olayın meydana geliş 
biçimine göre yaralanmasında kişinin kastının neden olmadığı açıktır. Bu sebeple tesis edilen işlemde hukuka uyanık 
yoktur” Nakdi tazminat talebiyle idari yargıya intikal eden olaylardan önemli bir bölümü trafik kazasıdır. İdari yargının 
genel eğilimi trafik kazalarını nakdi tazminat kapsamında görmemektir. 

“Bir banka alarmına müdahale etmek üzere harekete geçtiği sırada trafiğin kalabalık olması ve plakası 
alınmayan bir aracın sıkıştırılması sonucu meydana gelen trafik kazasında” nakdi tazminat gerekmediği”ne karar 
verilmiştir. Görevi sırasında kullandığı araçla trafik kazası yapan polisin talebi deprem bölgesine görevli giderken 
yaptığı trafik kazası sonucu yaralanan polisin talebi asayişi koruma görevi sırasında meydana gelmediği gerekçesiyle 
nakdi tazminat kapsamında bulunmamıştır. 

Polis iken bir yangına müdahale ettikten sonra rahatsızlanarak vefat eden kişinin mirasçılarının açtığı davada 
Danıştay, “...yangın söndürme çalışmalarına bizzat katılarak uğraş verdiği ve söz konusu rahatsızlığının bu uğraşının 
hemen ardından meydana geldiği şahit ifadeleriyle anlaşıldığından, ölüm olayının görevinin neden ve tesiriyle 
oluştuğunun kabulü ve 2330 sayılı yasa kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine karar vermiştir. 

Danıştay, yine bu kararında davacıların hem 5434 sayılı Yasa (m.45) hem de 2330 sayılı Yasa’dan 
yararlanmaları gerektiğine hükmetmiştir. “Görevli olarak orta refüjde bulunduğu sırada kaza yapan bir aracın 
kontrolden çıkarak demir parmaklıklara çarpması üzerine polisin yaralanması”, “iç güvenlik ve asayişi koruma görevi 
nedeniyle meydana gelmediği” gerekçesiyle nakdi tazminat talebi hukuka uygun bulunmamıştır. Sabit trafik denetimi 
sırasında özel bir otonun çarpması ile meydana gelen ölüm olayının görevin yerine getirilmesi nedeniyle ortaya 
çıkmadığı belirtilmiştir. 

Yukarıdaki olumsuz örneklere karşılık idari yargının olumlu kararlan da vardır. Trafik kontrolü sırasında 
yaralanma olayım ele alan idari yargı “Trafik düzeninin sağlanması iç güvenlik ve asayiş hizmetlerinin bir parası olup 
bu işi yapan trafik polisinin asayişi sağlamakla görevli personel olduğu” gerekçesiyle iptal kararı vermiştir. 
Şüpheli iki kişiyi kontrole giderken direksiyonun kilitlenmesi sonucu trafik kazası geçirip yaralanan polisin açtığı davada 
şu karar verilmiştir. “Olay anında davacının iç güvenliğin sağlanması ve asayişin korunması görevini ifa ettiği 
tartışmasız olup, dayalı idare savında belirtildiği gibi devrilmekte olan araçtan kendisini korumak için atlamış olsa bile 
bu durumun hizmet dışı yaralanma olarak kabul edilemeyeceği” 

Danıştay 2330 sayılı Yasa’ya göre ölüm ve sakatlanmanın görevle ilgili olmasının yeterli olduğu, ancak başka 
şartların aranmadığını belirterek görevi sırasında trafik kazası sonucu yaşamını yitiren polisin kusurlu olduğu 
gerekçesiyle 2330 sayılı Yasa’dan yararlandırılmaması işlemini iptal etmiştir. 2330 Sayılı Yasa ile ilgili açıklamalara 
göre yargının ret kararı vermesi üzerine yapılacak bir şey kalmadığı sonucuna ulaşmak son derece hatalıdır. Zararı 
verenden genel hükümlere göre tazminat talebi mümkündür. 

ÖRNEK OLAY: 5 ÖDEMİŞLİ BEKÇİNİN ÇIĞLIĞI: “Kaymakamın emirleri doğrultusunda... Olaydan 20 saat 
sonra adli takibat başladı. ‘Atını alan çoktan Üsküdar’ı geçti’. Lehime sonuçlanacak deliller, emareler yok oldu... Görev 
başında, göreviyle ilgili bir olayda yaralanan emniyet mensubuna nakdi Tazminat adı altında tazminat ödenir. Yargı 
süreci başlatılmadığından tazminatı da alamadım. 

B) TERÖR OLAYLARINDAN DOLAYI TAZMİNATLAR: Genel olarak tazminat ve aylık bağlanması 2330 
sayılı Yasa’ya göre yapılmaktadır, bunu yukarıda inceledim. Yaralanma, sakat kalma veya ölüm bir terör eylemi 
sonucu meydana gelmişse tazminat miktarları artmaktadır. Bu konuda ilk soru: ÖGG (veya mirasçıları), terörle 
Mücadele Kanunu’nda yer alan haklardan yararlanabilirler mi? Kanun” Memur ve kamu görevlilerinden görevlerini ifa 
ederlerken...” (m.21) demektedir. ÖGG’nin bu kanundaki haklardan yararlanabileceğine dair mevzuatta bir açıklık 
bulunmadığı gibi yargı 

İçtihadı da bulunmamaktadır. Kolaylıkla tüm ÖGG’nin bu haklardan yararlanabileceğini söylemek mümkün 
görülmüyor. Ancak ilk elde memur ÖGG’nin yararlanma ihtimali daha yüksektir. 3713 sayılı Terörle Mücadele 
Kanunu’na göre; Bağlanacak emekli aylığı toplamı, bunların görevde olan emsallerinin aldığı aylıklardan az olamaz. 
(m2l/a) Emekli olanların terör nedeniyle öldürülmesi halinde ise, dul ve yetimlerine bağlanacak a>4ık kendisine 
bağlanabilecek emekli aylığından az olamaz. Yaşamak üzere gereken hareketleri yapamayacak ve başkasının yanlım 
ve desteğine muhtaç olacak derecede malül olanlar ile ölenlerin dul ve yetimlerine en yüksek devlet memuru aylığı 
üzerinden, 30 yıl hizmet yapmış gibi emekli ikramiyesi ödenir. Malül olanlarla ölenlerin dul ve yetimlerinin ikametgâh 
olarak kullanacakları yurt içindeki taşınmazın on yıllık kira bedeli devletçe karşılanır. (m.21/b) 
Şehitlerin ailelere faizsiz konut kredisi verilir. (m.21/c ve 2559 PVSK/ m.9-B) Malüller ve şehitlerin reşit olmayan 
çocukları, ana ve babalan, eşleri çalışmayan kız çocukları ve özürlü erkek çocukları DDY, deniz araçları şehir hatları 
ve belediye toplu taşım araçlarından ücretsiz yararlanır. (m.211e) Yurtiçinde tedavisi mümkün olmayanlar, yetkili 
sağlık kuruluşlarının raporlarına istinaden yurtdışında tedavi ettirilirler. (m.2 lif) 

Yaşamak için gerekli hareketleri yapmaktan aciz olanlar ile kimsesizler, kamu kurum ve kuruluşlarına ait 
bunlar bulunmadığı taktirde özel rehabilitasyon ve bakım merkezleri yurtlar ve huzur evlerinde parasız olarak veya 
masrafları devlet tarafından karşılanmak üzere barındırılır, baktırılır ve tedavileri yaptırılır. (m.2l/g) 
3713 sayılı Yasa’dan yararlanabilmeleri için ÖGG’nin görev alanı ve görev sırasında bir terör eylemine maruz 
kalmaları veya yaptıkları görev nedeniyle görev alanı ve süresi dışında hedef alınmaları gerekir. 
Terörle Mücadele Kanunu ayrıca istihdam imkanı da tanımaktadır. 

Şehit olan veya çalışamayacak derecede malül olan kamu görevlileri eşleri, yoksa çocuklarından birisi, 
çocukları da yoksa kardeşlerinden birisi, malül olup da çalışabilir durumda olanlara istihdam imkanı sağlanmıştır. 
İçişleri Bakanlığı bu kişileri belirleyerek durumlarına uygun kadro bulunan kamu kurum ve kuruluşlarına bildirir. 
İlgililerde sınav hariç diğer koşullar aranır. Açıktan atama izni gerekmez. Bu kişiler için %2 istihdam kontenjanı 
ayrılacaktır. (3713/ Ek m.1) 

CEZA VE USUL HUKUKU BAKIMINDAN ÖZEL GÜVENLİK GÖREVLİLERİNİN MEMURİYET SIFATI 

“Quis custodies ipsos custodes* 

2495 Sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması Hakkında Kanun: “Özel 
güvenlik teşkilatında görevli olanlar Türk Ceza Kanunu’nun uygulanmasında memur sayılırlar” hükmünü getirmişti 
(m.13/1).t Böyle bir hükme neden ihtiyaç duyulduğunu bilmiyorum. Muhtemelen OG alanını kamu güvenliğinden ayrı 
düşünememenin, güvenliğin her çeşidini memur işi olarak görmenin etkisiyle konulmuştur. 5188 sayılı Yasa bu hükme 
aynen yer vermiştir (m.23). Önümüzdeki dönemde bu hükme ihtiyaç bulunup bulunmadığı sorgulanmalıdır. Mademki 
ÖGG’nin çekirdek alanı özel alandır, neden genel hükümlerden ayrılarak, TCK uygulamasında ÖGG memur sayılsın? 

Söz konusu hükmün iki sonucu vardır 

1) Özel güvenlik görevlileri (=ÖGG) memurlarca işlenebilecek suçların faili olabilirler. 

2) ÖGG’ye karşı işlenen suçlar da unsur veya ağırlaştırıcı neden bakımından memurlara karşı işlenmiş kabul 
edilir. Özel sektörde iş akdine dayanarak çalışsa bile 2495 sayılı Yasa’ya tabi tüm ÖGG için her iki sonuç da 
geçerliydi. Böylece 2495 sayılı Yasa, ÖGG’nin “...kimseye hesap vermeyen, sorumsuz” kişiler haline gelmesini 
önlemiştir. 

“Çağcıl devletlerin ceza yasalarında, kamu yönetiminin saygınlığını korumak ve düzenli işlemesini sağlamak 
için, memurlara karşı işlenen ya da memurların işledikleri suçların cezası daha ağırdır. Bu anlayışın temelinde yatan 
düşünceye göre, hürriyet aleyhine cürümlerin asıl konusu, hürriyetlerin devlet veya devlet memurları tarafından 
ihlalidir. “Fail, bir kudretle mücehhez ise ve bu siyasi-idari kudretin suistimali ile. Fiil ika edilmişse, suç kamu 
hürriyetlerine karşı işlenmiş sayılmaktadır.”5 Görev ve yetkilerini kötüye kullanarak kamu özgürlüklerini çiğnemeleri 
halinde cezalandırılabilmeleri bakımından kamu kolluğu ile ÖGG arasında fark gözetilmemesi ABD’de de 
benimsenmektedir. 

Bu makale sayılan sonuçların her ikisini de ele almaktadır. Makalenin amacı, ÖGG arasında faili veya 
mağduru olabilecekleri suçlara dair bilgi sahibi olmama sorununun çözümü yolunda bir adım atmaktır. Türkiye’de ÖGT 
22 yıldır faaliyettedir. Bunca yıldır ÖGG’nin eğitim programlarında ve bu maksatla yazılan kaynaklarda bu konuya hiç 
yer verilmemiştir. “Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz ama ÖGG’ye faili veya mağduru olabilecekleri suçlar 
gerçekten öğretilmemiştir. 

İlk bölümde, TCK uygulamasında memur olmaları dolayısıyla ÖGG’nin faili olabilecekleri tüm suçlar, ceza 
hukuku tekniği bakımından ayrıntılı olarak ele alınmamaktadır. Hedef kitle ÖGG olarak düşünüldüğünden teknik yön 
ihmal edilmiştir. Ayrıca failin memurluk sıfatının ağırlaştırıcı neden olduğu suçlar da belirtilmiştir. İlk bölümün sonunda 
ÖGG’nin ceza muhakemesi bakımından memur ayrıcalığından yararlanıp yararlanamayacakları sorununa değinilmiştir 

İkinci bölümde ÖGG’nin memur sıfatıyla mağduru olabilecekleri suçlara ver verilmiştir. ÖGG eğitiminde en sık 
karşılaşılan: “Bize kim sahip çıkacak”, ‘Bize yönelik baskılara karşı korumasız kalıyoruz” soru ve endişeleri kısmen bu 
bölümde cevaplandırılmıştır. 

— İki bölümün başında da 2495 sayılı Yasa’ya tabi olan ve olmayan ÖGG’nin farklı durumlarına tablolar 
eşliğinde değinilmiştir. Bu gün için yürürlükte bulunmayan böyle bir ayrım, 5188 sayılı Yasa’dan sonra da yapılacaktır. 
Çünkü kendi işletmesinde mülkiyet, zilyetlik ve idare hakkını kullanan herkes ÖGG’ye verilen yetkileri kullanabilir. 0 

halde 5188 sayılı Yasa’ya tabi olmadan kendi işletmelerinde bu fonksiyonu görenlerin durumunu açıklığa 
kavuşturmaya ihtiyaç vardır. 

— İncelenen her suç, ağırlaştırıcı neden ve muhakeme sorununda ÖGG’ye ilişkin yargı kararlarına en geniş 
yer verilmiştir. ÖGG ile ilgili olarak elde bulunduğu halde değinilmeyen yargısal içtihat kalmamıştır. ÖGG’ye ilişkin 
içtihat bulunamaması halinde genel ve özel kolluğa dair kararlarla yetinilmiştir. Yine her suçu ele alırken, aklıma gelen, 
okuduğum olayları, konuyla tam ilgili olmasa bile örnek olay olarak meme aldım. 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: 

MEMURIYET SIFATI NEDENİYLE ÖZEL GÜVENLİK GÖREVLİLERİNİN FAİLİ OLABİLECEKLERİ 
SUÇLAR VE MUHAKEMESİ 
 
Geçmiş dönemde, 2495 sayılı Yasa’ya tabi olan ve olmayan güvenlikçilere işledikleri aynı fil için uygulanacak 
TCK hükümleri 2495’e tabi ÖGG’nin memuriyet sıfatı nedeniyle farklı olacaktır. Şimdi ise 5188 sayılı Yasa’ya tabi 
olmadan kendi işletmesinde bu yetkileri kullananlar ikinci sütunda yer alırlar. Bu durum Tablo- 1 ‘de gösterilmiştir. 
Farklı TCK hükümlerine muhatap tutulabilmek için, 2495’e tabi olmayan (5188 sayılı Yasa’ya tabi olmayan) 
güvenlikçilerin iştirakçi sıfatı bile taşımamaları gerekir. Aksi halde memurun suçuna iştirak söz konusuysa her kes gibi 
2495’e (5188’e) tabi olmayan güvenlikçilere de tablonun sol sütununda yer alan ve memurlara mahsus olan (cezası 
daha ağır) hükümler uygulanacaktır. İştirakten bahsedebilmek için, iştirakçinin asli faildeki memuriyet sıfatını bilmesi 
gerekir. İştirak bulunmaksızın, birbirlerinden müstakil olarak aynı işi işleyen güvenlikçiler 2495 sayılı (5188 sayılı) Yasa 
kapsamında yer alıp almamalarına göre farklı hükümlere tabi olacaklardır. 2495’e (5188’e) tabi ÖGG’ uygulanacak 
hükümlerdeki cezalar daha ağırdır. 

Tablo 1- Aynı Fiil İçin 2495’e Tabi Olan ve Olmayan Güvenlikçilere Uygulanacak TCK Maddeleri 

2495’eTabi ÖGG’ye 
Uygulanacak TCK 
Hükümleri. 

2495'’Tabi Olmayan 
ÖGG’ye Uygulanacak 
TCK Hükümleri. m.35 - nı251 - m.280 - m.281 - m.181 m179,182 mJ83  (m.194) m.193 m.193 m.198 m.198 m.202 m.508,510 m.209/1 m.495,496 m.209/2 m.503 m.209/3 m.511/2 m.211 - m.212 - m.218 m.503 m.228 m.188 m.229.  m.230 - m.234 m.235 m236 TİSGLK m.71 m.240 - m.243 m.456 m.245 m.456 m.339 m.342/1 

A- ÖZEL GÜVENLİK GÖREVLİLERİNİN FAİLİ OLABİLECEKLERİ SUÇLAR 

1- MEMURLARIN HÜRRİYETİ TAHDİT CÜRMÜ (TCK m.181) 

ÖRNEK OLAY 6 SOYGUN KEŞFİ: “Bize bankanın çat kapı soyulamayacağı, soygundan önce banka 
çevresinde keşif yapılacağı öğretilmişti ve keşif faaliyetlerine karşı uyanık bulunmamız tavsiye edilmişti. Görevli 
olduğum banka şubesine her sabah olduğu gibi, o gün de erkenden geldim. Kapıyı açmadan önce çevreye göz 
gezdirdim. Yolun karşısında ara sıra saatine bakarak, volta atan ve sık sık da bizim bankaya doğru dönen bir kişi 
dikkatimi çekti. Yanına gidip burada ne aradığım sordum. Verdiği cevap tatminkar değildi. Bu adamın, bizim banka 
çevresinde keşif yaptığı şüphesi doğdu içime. Adamı yakaladım. Ellerini kelepçeledim. İş hanının zemininde kalorifer 


dairesi olarak kullanılan yere kilitledim. Daha sonra bankayı açtım. Arkadaşlar geldi. Mesai başladı. Ben hem kalorifer 
dairesindekini hem de karakola telefon etmeyi unutmuştum. Öğleye doğru, işler yavaşlayınca birden bire 
hatırlayıverdim. Karakolu arayıp durumu anlattım. “Biz bunu duymamış olalım. Adam soyguncu çıkmazsa başın belaya 
girer” dediler. Çok korkmuştum Hemen kalorifer dairesine indim. Adam bir hemşerisiyle buluşacakmış ve İstanbul’a 
yeni gelmiş. Yakaladığımda da buna benzer bir şeyler söylemişti. Kendisinden özür dileyip serbest bıraktım.” 

TCK m.181: “Bir memur, memuriyetine ait vazifeyi suiistimal ederek veyahut kanunen icap eden usul ve 
şartlara riayet etmeyerek bir kimseyi şahsi hürriyetinden mahrum ederse bir seneden üç seneye kadar hapis cezası 
verilir.” demektedir. Bu suçun faili herhangi bir memur değil, kişi özgürlüğünü kısıtlama yetkisine sahip olan bir 
memurdur. ÖGG, yakalama yetkisine dolayısıyla kişi özgürlüğünü kısıtlama yetkisine sahiptir, (2495/) 9- b, (5188/m.7-
c,d,ı) ÖGG’nin bu eylemi, görev yeri ve görevli olduğu zaman diliminde işlemesi gerekir’. 
Suçun maddi unsuru, memurun görevini kötüye kullanarak veya usul ve şartlara uyarmadan bir kişiyi özgürlüğünden 
yoksun bırakmasıdır. ÖGG, statü hukukuna tabi memur olmasalar, özel sektörde hizmet akdine dayalı olarak çalışan 
isçi bile olsalar “Türk Ceza Kanunu’nun uygulanmasında memur sayılırlar.” (2495/ ). (13- 1; 5188/ m.23) Bir başka 
ifadeyle her ÖGG bu suçun faili olabilir. Suçun mağduru hürriyeti kısıtlanan kişidir. ÖGG’nin bu suçu isleyebilmeleri 
için yakalamaya ilişkin görev ve yetkisini kötüye kullanması veya yakalamanın, kanuni yöntem ve şartlarına uyulmadan 
gerçekleştirilmesi gerekir. 

ÖGG, görevini bilerek ve isteyerek kötüye kullanmalı, mağdurun özgürlüğünü kısıtlarken kanuni yöntem ve 
şartlara bilerek ve isteyerek uymamalıdır. Bu noktada yanılma ihtimali üzerinde durmak gerekecektir. Failin mağdurda 
kişi olarak veya yakalama koşullarında hata yapması kastı ortadan kaldırabilir. Faildeki saik yani failin bu eylemi niçin, 
hangi amaçla yaptığı suçun oluşumu üzerinde etkili değildir. 

Ağırlaştırıcı Sebepler: “... Bu fiili işlemek için yahut işlediği zamanda tehdit veya kötü muamele eder veya hile 
kullanır yahut bu fiili öç alma kastıyla veya dini veya milli bir maksatla yahut 499. maddedeki haller dışında maddi çıkar 
sağlama veya siyasi veya ideolojik veya sosyal görüş ayrılıklarından kaynaklanan herhangi bir amaçla işler yahut 
mağduru askerlikte kullanmak üzere yabancı bir ülkeye teslim ederse verilecek ceza” (TCK m.179/ 2), “üç seneden 
beş seneye kadar hapistir.” (TCK m.181/ 2). 

“Buradaki fena muamele, işkence anlamında değildir. İşkence sayılamayacak fiiller de fena muamele olarak 
kabul edilebilir.” 

“Memur bu cürmü işleyerek her hangi bir maksada hizmet etmiş olunursa” (TCK m.187) ceza altıda bir 
oranında artırılacaktır. Eğer bu cürüm “... Failin usul veya füruundan yahut karı kocadan biri tarafından diğeri aleyhine 
yahut TBMM azasından biri yahut memuriyet 2slerinden dolayı bir memur aleyhine irtikap olunur yahut bu fiil sebebiyle 
mağdurun şahsına yahut malına bir zarar gelirse” TCK m.180/1" “ceza üç seneden beş seneye kadar hapistir.” TCK 
ml8l/2. 

“Memur bu cürmü işleyerek hususi bir maksada hizmet etmiş bulunursa” TCK m.187 ceza altıda bir oranında 
artırılacaktır. 

Hafifletici Sebep: 

—Eğer fail, hakkında takibat icra olunmazdan evvel tasavvur ettiği maksada nail olmaksızın ve hürriyetinden 
mahrum edilen şahsa bir zararı dokunmaksızın onu kendiliğinden serbest bırakırsa göreceği ceza” indirilir (TCK 
m.180/ 2). Kovuşturma makamlarının herhangi bir yolla suçu öğrendikleri anda takibat başlamış sayılır. 
ÖGG disiplin mevzuatı hürriyeti tahdit, haksız üst arama ve memurun konut dokunulmazlığını ihlal cürümlerine 
değinmemiş, sadece TCK m.181’deki ağırlaştırıcı nedeni genel olarak düzenlemiştir. Yönetmelik’1, disiplin suç ve 
cezalarını belirlerken “Görevin yerine getirilmesinde dil, irk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep 
ayrımı yapmak, görevli olduğu teşkilat veya bağlı bulunduğu kuruluş içinde bu yolda ayrım yapıcı tutum ve 
davranışlarda bulunmak” eyleminin, meslekten veya işten çıkarma cezasını gerektirdiğini belirtmiştir (m.42/ f–1). Bu 
hükmü, memur ÖGG için özel güvenlik görevliliğinden çıkarma, isçi ÖGG için önelsiz fesih olarak anlamak gerekir. 
Yargıtay, polislerin yasal süreden fazla gözaltında tutma, gözaltındaki kişinin durumunu savcıya bildirmeme, savcıdan 
izin almadan gözaltı süresini uzatma eylemlerini TCK m.181’in ihlali saymıştır. 

ÖGG de yasal şartlar oluşmadan bir kimseyi yakalarlarsa, yakaladıkları şüpheliyi olayın meydana geliş tarzının 
haklı göstereceği en kısa zamanda genel kolluğa bildirmezlerse veya geç bildirirlerse bu suçu işlemiş olabilirler. 0 
nedenle yakalama tutanağında yakalama saatim belirtmeli, kendi not defterlerine de genel kollukla nasıl ve hangi 
araçla irtibat kurduklarını, örneğin aradıkları telefon numarasını, arama saatini ve kiminle görüştüklerini kaydetmeli, 
teslim tutanağında da teslim saatini belirtmelidirler. 

2- HAKSIZ ÜST ARAMA CÜRMÜ (TCK m.183) 

TCK m.183: “Kanunda yazılı hallerin haricinde bir kimsenin üzerini aramak için emir veren yahut bizzat arayan 
memur altı aya kadar hapsolunur.” demektedir. Suçun faili üst arama yetkisine sahip bir memur olabilir. 
Nerede çalışıyor ve hangi hukuki konumda bulunuyor olursu olsun ÖGG bu suçun faili olabilir (2495/ 13/1; 5188/ m.7). 
Suçun mağduru belirlenen şartlarda üstü aranan kişidir. 

ÖGG, haksız üst arama cürmünü bizzat işleyebilirler. Bir görüşe göre, mağdurun aranmaya rıza göstermesi 
halinde fili suç oluşturmaz. Karşı görüşe göre ise kolluğun elindeki kişinin aranmaya rıza göstermesi bir değer taşımaz. 
Suç bilerek ve istenerek işlenebilir. 

Üst arama, bir kimsenin giysileri, cepleri, el çantası, elindeki paket, kişi yolcu ise valizinin aranmasıdır’. Duyarlı 
kapıdan geçirme, dedektör tutma, eşyasını x-ray cihazından geçirme bu suçu oluşturmaz. 

“Memur bu cürmü işleyerek hususi bir maksada hizmet etmiş bulunursa” (TCK m.187) cezası artırılır. 
ÖGG’ye emir verme yetkisine sahip olanlar arasında: 

1) TCK uygulamasında memur sayılmayanlar veya 

2) Memur sayılsalar bile kişi özgürlüğünü kısıtlama yetkisine sahip bulunmayanlar vardır. Bu kişiler, ÖGG’ne 
bu çalışmada ele alınan suçlardan birisini oluşturabilecek davranışta bulunmaları için emir verirlerse ne olacaktır? 
TCK, haksız üst arama (m.183), keyfi ve sert muamele (m.228) suçlarında “emir verenden bahsettiği için ÖGG’nin 
güvenlikçi olmayan amirlerinin cezai sorumlulukları konusunda şüphe yoktur. Diğer suçlarda emir verenlerden 
bahsedilmemektedir. Buna rağmen ÖGG’nin güvenlikçi olmayan mirleri, genel hükümlere göre birlikte irtikap eden, 
azmettiren ÇI’CK in. 64) veya iştirak eden (TCK m.65) sıfatıyla, cezai bakımdan sorumludurlar. Bu noktada “konusu 
suç teşkil eden emir” kurumuyla Anayasa m.137/ 2 karşı karşıyayız. ÖGG, bu tür emirleri yerine getirmekten dolayı 
sorumluluktan kurtulamazlar. ÖGG eğitiminde bu konuya yer verilmesi gerektiği açıktır. 

Yargıtay ÖGK, iki polis memuru ve bir bekçinin, olay akşamı bir lokantada içki içtikten sonra Gençlik Parkı’na 
gelerek, olay yerinde görevli olmadıkları halde, müştekinin çalıştırdığı kıraathaneye giderek, orada bulunan bazı 
şahısların üzerini aramaları bir kişiyi de dışarı çıkarmaları olayında: “Polis memuru ve gece bekçisi gibi güvenlik 
görevlisi olan sanıkların eylemi, olay yerinde görevli olmadıkları ve yasal koşulları bulunmadığı halde, memuriyet 
görevlerini ve sıfatlarını kötüye kullanmak, kişilerin üzerini aramaktan ibarettir. Bu eylem de TCK m.183’te yazılı suçu 
oluşturur kararını vermiştir.’ 

3- MEMURLARIN KONUT DOKUNULMAZLIĞINI İHLAL CÜRMÜ (TCK m.194) 

“Her İngiliz'in evi bir kaledir.” 

ÖRNEK OLAY 7 (Almanya’da) NE KADAR KÖFTE: “Sen kanunu çiğne, ondan sonra da konut 
dokunulmazlığından dem vurur. Sevsinler” 

 (Amerika’da) 0 KADAR EKMEK: (Polis Morgan emekliliğine bir gün kala altı soygunun faili Undowne’i otel 
odasının kapısını kırarak suç delilleriyle birlikte yakalar, ama anma kazan yoktur.) 

Savcı: - Morgan, bu ülkenin yasalarına göre, kimsenin odasına elinde bir karar olmaksızın giremezsin. Bu 
kararın da yargıç tarafından imzalanması gerekli Otelin kayıt defterindeki ad Landry’nin değil. Yargıç davanın 
düşmesine karar verecek Bu güne dek ilk kez geliyor böyle bir şey başıma. 

Yargıç: - ...Morgan. Şunu unutma ki bu ülkede kişinin özgürlüğü her şeyden önce gelir. Bir soyguncunun ve 
hatta yaşlı bir adamın gözlerini kör eden hısızın bile suçu kanıtlanıncaya dek kişisel özgürlüğüne saygı göstermemiz 
gerek TCK m.194 “Bir memur vazifesini suistimal ederek veya kanunda muayyen olan usul ve şartlar haricinde olarak 
aharı mesken veya müştemilatına girerse üç aydan üç seneye kadar ve eğer bu işte evin içini araştırmak gibi başka 
keyfi bir muamele de yapacak olur ise akı aydan üç seneye kadar hapsolunur. Eğer bu fiili hususi bir maksat uğrunda 
irtikap etmişse ceza müddeti altıda birden üçte bire kadar artırılır. Efradın ticaretgahları veya idarehaneleri gibi hususi 
mahaller usulsüz olarak araştırılırsa fail iki aydan İki seneye kadar hapsolunur.” Bu suçu isleyebilecek memurların 
konuta girme ve arama yapma yetkisine sahip bulunmaları gerekir. ÖGG’nin böyle bir yetkisi yoktur. Hangi halde 
olursu olsun ikamet edenin rızası bulunmadıkça ÖGG konuta giremez ve arama yapamazlar.’ Böyle bir ihtiyaç ortaya 
çıktığında ÖGG’nin yapacağı iş, genel kolluğu çağırmak ve aranacak konutun çevresinde tedbir almaktır. 

Memur, mesken ve müştemilatına görev ile hiç bir ilişkisi bulunaksızın girecek olursa ve şartları varsa 193. 
maddeye göre ceza verilmesi gerekir. ÖGG, görev alanı ve görev sırasında olsa bile konut dokunulmazlığını ihlal 
ederlerse TCK m.193’ten sorumlu olacaklar, yerine göre TCK m.251 veya m 281 gereğince alacakları ceza 
artırılacaktır. Konut, bir kimsenin geçici de olsa oturmak için sığındığı her nevi yerdir. Müştemilat ise “Girildiğinde 
konutta oturanların sükun ve huzurunun bozulduğu, konuta bitişik olmayan hatta bundan uzak bir yer de olabilir. Hak 
sahibinin başkalarının girmesine rızasının bulunmadığını gösterecek şekilde bir mahalle ilgili tedbirler alması oranın 
müştemilat sayılmasını kolaylaştırır.” Maddenin son fıkrasıyla işyerlerinin de kapsama alınmasının ereksiz olduğu, bu 
yerlerin zaten kapsam içinde bulunduğu belirtilmişti? 

Görev alanında konut bulunan ÖGG, imdat çağrısı, tabii afet gibi hallerde önleme amacıyla (PVSK m.20/1; 
5188/ m.7-e); ağır cezalık bir suç failinin kaçarak görev alanındaki konuta girmesi örneğinde olduğu gibi adli amaçla 
konuta girebilmelidir. 2495 sayılı Yasa değişikliği çalışmalarında bu husus göz önüne alınmalıdır. 
TCK m 194’teki düzenlemenin memurların keyfi davranışlarına karşı insanları korumakta yetersiz kaldığı, haklı olarak 
ileri sürülmektedir25. Çünkü madde metnine göre memur 

1) Görev gereği girdiği meskenden görev bittiği halde çıkmazsa 

2) Veya sahibinin rızasıyla girdiği meskenden rıza kalktığı halde çıkmazsa bu suç oluşmayacaktır. Böyle bir 
eylem, hiç değilse görevin kötüye kullanılmasıdır (TCK m.240). 

3) Aynı şekilde memur, kişinin üstünü, eşyalarını ve otomobilini ararsa TCK m 194 değil, m.240 ihlal edilmiş 
olacaktı. Yargıtay, konutun eklentisi olan bahçe duvarından içeriye girildiğinde konut dokunulmazlığını bozma suçunun 
oluştuğuna karar venniştir. Bu durumda, görev alanında konut bulunan ÖGG’nin konumu daha da hassaslaşmaktadır. 

4- ZİMMET CÜRÜMLERI: 

 a) ZİMMET (TCK m.202) 

ÖRNEK OLAY 8 DÜĞÜN DEĞİL... “Brian... Tekrar yürümeye başladı. Ama gözüne giren parlak bir ışık onu 
durmaya zorladı. Dikkatle çevresine bakınınca karakolun zemin katının kapısının açıldığını ve ışığın buradan sızdığını 
fark etti... Çevik bir hareketle kapıdan ayrılıp kaldırımın kenarında bekleyen arabaya gitti. Bu, Dedektif Danny 
Dunue’du. Mani, çevresine şöyle bir bakındıktan sonra koltuğunun altındaki bayrak kutusunu arabanın bagajına koydu, 
sonra kapağı yine kapadı. Brian gizlendiği yerden çıktı, bayraklarla dolu arabanın gözden kayboluşunu seyretti. 
Nasılsa gözlerinin önünde, vaktiyle eve gelen kutular dolusu şekerleme, kavanoz dolu karamela, çeşit çeşit 
oyuncaklar, lastik toplar, kutu kutu cikletler canlanmıştı. Hiç biri bu beklenmedik armağanların nereden geldiğini 


sormamıştı. Zaten kimse böyle sorular sorma cesaretini gösteremezdi. Dedektif Dunue’un ailesi de adamın bu gece 
eve götürdüğü bayrakları nereden bulduğunu sormayacaktı tabi” 

TCK m.202: “Görevi sebebiyle kendisine tevdi olunan veya muhafaza, denetim veya sorumluluğu altında 
bulunan para veya para yerine geçen evrak veya senetleri veya diğer malları zimmetine geçiren memura akı yıldan on 
iki yıla kadar ağır hapis ve meydana gelen zararın bir misli kadar ağır para cezası verilir. 
Yukarıdaki fıkrada gösterilen cürüm, dairesini aldatacak ve fiilin açığa çıkmamasını sağlayacak her türlü hileli faaliyette 
bulunmak suretiyle işlenmiş ise faile on iki yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis ve meydana gelen zararın üç misli 
ağır para cezası verilir. Zararın, kovuşturma yapılmadan önce tamamıyla ödenmiş olması halinde yukarıdaki fıkralarda 
yazılı cezaların yarısı, ödeme hükümden önce gerçekleştirilmiş ise üçte biri indirilir. 

Görevde kullanılan silah, cephane, haberleşme araçları, teçhizat, yakalanan şüphelilerin üzerinden çıkan 
eşyalar, el konulan eşyalar bunlara örnek olarak verilebilir. Yargıtay’a göre: “Polis memuru olan sanığın, kendisine 
tevdi edilmeyen ve suç delili olacak nitelikte bulunmaması nedeniyle kanunen muhafaza, murakabe veya mesuliyeti 
altında bulundurma yükümlülüğü olmayan, öldürülene ait bir adet deri montu soruşturma sırasında görerek mal 
edinmesi eyleminde, unsurları bakımından görevi kötüye kullanma suçunun oluştuğunu kabulde zorunluluk 
bulunmaktadır.” 

Maddenin birinci fıkrasında yer alan basit zimmetin maddi unsuru, zimmete konu eşyanın kendisi veya başkası 
için mal edinilmesi veya yararlanma kastıyla alınmasıdır. Geçici kullanma zimmet suçunu oluşturmaz36. 
Yargıtay “Gece bekçisi olan sanığın sadece görevini ifasında kullanması gereken resmi tabancayı iştirak ettiği bir 
kumarda kanunun yüklediği bu amaç dışında başkasına rehin vermekten ibaret eyleminin TCK m.240’a uygun görevi 
kötüye kullanmak niteliğinde iken zimmet olarak kabulü ve ceza tayini”ni yasaya aykırı bulmuştur37. 
Zimmetin maddi unsuru, memurun, cürme konu eşyayı ayrıldığı amaç dışında kullanması, mal edinmesidir. 
Maddenin ikinci fıkrasındaki nitelikli zimmet suçunun maddi unsuru da aynıdır. Fakat “eylem dairesini aldatacak ve fiilin 
açığa çıkmamasını sağlayacak her türlü hileli faaliyette bulunmak suretiyle” gerçekleştirilmelidir. Hileli faaliyetlerin 
aldatma yeteneği bulunmalı ve gerçek, ilgili kurumca hileye rağmen öğrenilebilecek durumda bulunmamalıdır. 

Zimmet suçlarının manevi unsur kasttır. Kasım tespiti için failin hesap hatası yapıp yapmadığı, temellilik niyeti 
mi yoksa kullanıp iade etmek niyeti araştırılmalıdır. Yargıtay bu suç için özel kast aramaktadır. Failde mal inme veya 
yararlanma kartı bulunmalıdır. Failde kast bulunmuyorsa zimmetten bahsedilemez. 

Ağırlaştırıcı Sebepler: Suç, kamu bankalar aleyhine işlenirse faile verilecek ceza üçte bir oranında 
artırılacaktır (TCK m.202/5). Bu suç emir verme ve yönetme yetkisine sahip olanlarca işlenirse verilecek ceza yarıya 
kadar artırılacaktır (TCK m.219/1). “Emir veren ve yönetme yetkisine sahip olanlar” kavramının üst yönetimi 
kapsayacak tarzda dar tanımlanması gerektiği ileri sürülmüştür. Yargıtay “Geçici bir süre Mal Müdür Vekilliği yapan 
sanığın emir idare yetkisine sahip kimselerden olmadığı” kararını vermiştir. 

Hafifletici Sebepler: Zararın kamu davası açılmadan önce tamamıyla ödenmiş olması halinde 
cezanın yansı indirilecektir ( TCK m.202/ 3). Zarar kamu davası açıldıktan sonra fakat hüküm verilmeden önce 
denmişse ceza üçte bir oranında indirilecektir. Suç ile elde edilen yararın değeri hafifse cezanın yarısı, pek hafifse üçte 
ikisi indirilir (TCK m 219/ 3). Yönetmeliğe göre emniyeti suistimal ve zimmetten mahkumiyet (m.42- f’) ile “Hizmetine 
tahsis edilen araç ve gereç, silah ve mühimmatı satmak veya mal edinmek ya da başkasına vermek” (m.42- f/11) 
meslekten veya işten çıkarma cezasını gerektirmektedir. 

b) ZİMMETE NEDEN OLMA CÜRMÜ (TCK m.203) TCK m.203: “Denetim görevini ihmal ederek 202. 
maddenin birinci fıkrasında yazılı zimmetin oluşmasını veya artmasını mümkün kılmış olan kimseye üç aydan iki yıla 
kadar hapis ve... Ağır para cezası verilir. Fail, meydana gelen zararın ödenmesinden asil fail ile birlikte sorumlu 
tutulur.” Suçun faili denetim görevini ihmal eden memurdur. Zimmet suçuna iştirak etmeyen, failin amiri veya onu 
denetlemekle görevli kimse bu suçun faili olabilir. Her amir, yönetimin bir fonksiyonu olarak, aynı zamanda denetleme 
yetki ve görevine de sahiptir. Ayrıca yönetim görevi bulunmadığı halde sadece denetimle görevli bulunanlar (Örneğin 
müfettişler) da vardır. Suçun maddi unsuru denetim görevinin ihmal edilmesidir. Zimmete neden olma suçu zimmetin 
varlığı şartına bağlıdır. Madde metnine göre bu suç nitelikli zimmet değil, basit zimmet olabilir. Madde metninde açıkça 
belirtmeseydi bile durum böyle olmalıydı. Çünkü nitelikli zimmette fail, yaptığının fark edilmemesi için aldatıcı tedbirler 
almıştır. Dolayısıyla yönetici veya denetleyicinin ihmali söz konusu olamaz. Failin denetim görevini ihmal etmesi 
hareket, bu ihmal nedeniyle zimmetin oluşması veya artması ise neticedir. Suçun manevi unsuru kasttır. 219. 
maddedeki suçu etkileyen sebepler bu suçta da geçerlidir. Yargıtay denetim görevini ihmal ederek zimmet suçunun 
oluşmasına ve artmasına yol açan sanığın TCK m.203’ten sorumlu olacağına karar vermiştir. 

5- İRTİKÂP (TCK m.209) 

ÖRNEK OLAY 9 NİZAMÜL MÜLK BİLE: 

“Has dergâh gece bekçilerine, nöbetçilerine ve kapıcılarına son derece dikkat etmek lazımdır. Bu kavme 
bakan kimselerin, bu kavmi (şahsen) tanımaları, durumlarını gizli ve açık araştırmaları lazımdır. Zira onlar ekseriya 
suçun içindedirler ve tamahkar olurlar. Para ile çabucak yoldan çıkarlar ve aldatılırlar.” 

TCK m.209: “Memuriyet sıfatını veya görevini kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına haksız 
olarak para verilmesine veya sair menfaatler sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına, bir kimseyi icbar 
eden memura altı yıldan az olmamak üzere ağır hapis cezası verilir. Yukarıdaki fıkrada yazılı cürüm, ikna suretiyle 
islenirse faile dört yıldan altı yıla kadar ağır hapis cezası verilir. Memur kanunen almaması gereken bir şeyi diğerinin 
hatasından 
yararlanarak almış bulunursa iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.” 

Devlet idaresi aleyhinde işlenen cürümlerden olan irtikap “memurun. Memuriyet sıfat ve görevini kötüye 
kullanarak kendisine veya başkasına para, zar veya vaat sağlamak için bir kimseyi ikna etmesi veya zorlaması veya 
karşısındakinin hatasından yararlanarak bunları temin etmesidir.’ 

İrtikap, memuriyet yetki ve görevini kötüye kullanmanın özel bir türüdür. Suçun faili memur veya memur 
sayılanlardan birisi olabilir. ÖGG bu un faili olabilirler. Suç, memuriyet sıfat ve görevini kötüye kullanarak işlenebilir. 
ÖGG memuriyet görevini ancak görev alanı ve zamanı ile sınırlı olarak kullanabilirler. 

Yargıtay bir kararında memuriyet sıfatının kötüye kullanılmasını şöyle dile getirmiştir “ Polis memuru olan 
sanığın, şikayetçilerin birlikte işlettikleri kahvehaneye giderek kumar oynadığı, kumarda kaybettiği için aldığı fiş 
karşılığında şikayetçilere.,. Borçlandığı, şikayetçilerin sanığa kumar oynamamasını öğütleyip ... Bu borcunu sildikleri, 
buna rağmen sanığın kumara devamla, şikayetçilere ... (bir) daha borçlandığı, bu nedenle sıkıntıya düştüğü, yemek 
parasını şikayetçilere ödettirdiği ve ancak 1981 yılı Aralık ayında kahvehaneyi kapatacağını söyleyip şikayetçileri baskı 
altına alarak bir gece kahvehanede kendi adına kumar oynatıp ... Mano topladığı anlaşılmasına göre, sanığın 
memuriyet sıfatını kötüye kullanmak suretiyle ve kahvehaneyi kapatacağını söyleyip korkutarak onları kendisine çıkar 
sağlamaya icbar etmekten ibaret eylemi cebri irtikap suçunu oluşturur. Suçun maddi unsuru icbar etmek ikna etmek 
veya hatadan yararlanmak suretiyle almaktır. Madde metninde yer almamakla birlikte Yargıtay, cebri irtikapta 
mağdurun meşru konumda bulunmasını, aksi halde olayın irtikap değil rüşvet suçunu oluşturacağını belirtmiştir. Cebir, 
mağdurun özgür iradesini ortadan kaldırır veya azaltır nitelikte olmalıdır. 

Manevi cebir söz konusu olduğu hallerde, manevi cebrin takdirindeki farklılıklar nedeniyle bir eylemin rüşvet, 
irtikap veya görevi kötüye kullanma teşkil etmesi mümkündür. Yargıtay, polis memuru ve G Savcısı olan sanıkların, 
6136 sayılı Yasa’ya muhalefetten dolayı hakkında kamu davası açılan müştekiye memuriyet görevini kötüye 
kullanarak, çok ceza alacağı yönünde baskı yapmaları ve’ kokutarak önce para verme vaadinde bulunması ve sonra 
para vermeye zorlamaları olayını cebri irtikap olarak nitelemiştir. Gerekmediği halde, muhatabın bilmemesi nedeniyle 
onu para-menfaat vermeye ikna etmek irtikap suçunun ikinci maddi unsurudur. Yargıtay'a göre Pakistan uyruklu kişileri 
Türkiye’de kalış sürelerini uzatacakları yolunda iltica edip menfaat sağlayan memurlar ikna suretiyle irtikap cürmünü 
işlemiştir. Bu durumda mağdur yaptığı ödemenin hukuka aykırı olduğunu bilmemektedir. “Basit tavsiyeler ikna değildir. 
İkna, iğfal kabiliyetini haizdir.” 

İrtikap cürmünün maddi unsurunu oluşturan üçüncü durum hatadan yararlanmaktır. Fail bu halde her hangi bir 
harekette bulunmadığı halde mağdur bilgisizlik veya yanlış kanaati nedeniyle mevzuata uygun olmayan bir ödemede 
bulunmaktadır. Suçun manevi unsuru kasttır. Filin emir ve idare yetkisine sahip olanlarca işlenmesi(TCK m.219/1) 
ağırlaştırıcı sebeptir. Fil ile elde edilen değerin azlığı hafifletici sebeptir TCK m 219/3. Eski Yönetmeliğe göre irtikaptan 
mahkumiyet (m 42- f16) ve “Yetkisini veya nüfuzunu kendisine veya başkalarına çıkar sağlamak amacıyla veya km 
veya dostluk nedeniyle kötüye kullanmak’ m.42-f/7 meslekten veya işten çıkarına cezasını gerektirmekteydi. 5188 
sayılı Yasa’ya göre ÖGG olma koşulu yitirildiğinden fail ÖGG hizmetinden çıkarılacaktır. 

6- RÜŞVET ALMA CÜRMÜ (TCK m.211) 

ÖRNEK OLAY 10 PARA PARADIR: “Eğer bir polis katolik ise, her pazar kiliseye giderdi. Eğer gitmezse 
ölünce cehenneme gideceğine inanıyordu. Ama para çalmanın bir cezası yoktu. Serpico, Emniyet Müdürlüğü’ndeki 
işine yeni başladığında “Temiz” para ve kirli” para diye konuşulduğunu duydu. Temiz para trafik suçlarından alınan 
rüşvet, kumarhane, genelev işletenlere göz yummakla elde edilen paraydı. Kirli ara uyuşturucu madde işlerindeydi. 
Yavaş yavaş iki para arasındaki ayrım kaldırıldı, sadece para kavramı duruma hakim oldu.” 

ÖRNEK OLAY 11 DANİMARKA NEYİ TARTIŞIYOR? “Polis olarak görev yapan bir kişinin sadece yemek 
konusunda değil, hangi konuda olursa olsun ücretini ödemeden bir şey kabul etmesini onaylamam mümkün değil.” 
(Lene Espersan—Danimarka Adalet Bakanı-) “ Polise verdiğimiz hamburgerleri rüşvet olarak kabul etmek saçmalıktır.” 
(Firma Yöneticisi) 

TCK m 211: “Ceza Kanununun tatbikinde memur sayılanların, kanunen veya nizamen yapmaya veya 
yapmamaya mecbur oldukları şeyi yapmak veya yapmamak için aldıkları veya başkalarına aldırdıkları para, hediye ve 
her ne ad altında olursa olsun sağladıkları diğer menfaatler ile bu maksatla alıp sattıkları veya ihale eyledikleri taşınır 
ve taşınmaz malların gerçek değeri ile verilip alınan bedel arasındaki fahiş fark rüşvet sayılır. 
Bu kanundaki memur tanımı dışında kalsalar dahi, özel kanunlarında belli hallerde devlet memuru sayıldıkları 
açıklananlar ile bazı yükümlülük ve sorumlulukları bakımından devlet memurları gibi cezalandırılacakları belirtilenlerin 
yukarıdaki fıkrada gösterilen şekilde sağladıkları her türlü menfaat de rüşvet sayılır.” 

TCK m 212: “Kanun ve nizam hükümlerine göre yapmak zorunda olduğu şeyi yapmak veya yapmamak 
zorunda olduğu şeyi yapmamak için rüşvet alan veya bir vaat veya taahhüt kabul eden kimseye dört yıldan on yıla 
kadar ağır hapis cezası verilir. Cürmün, yapılması gereken işin yapılmaması veya yapılmaması gereken 
işin yapılması için işlenmesi halinde faile beş yıldan on iki yıla kadar ağır hapis cezası verilir. 

Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hallerde, memurun mensup olduğu dairenin ilgili bulunduğu sözleşme veya 
taahhütlere girişilmiş veya memuriyet, maaş, nişan veya sair rütbe, derece veya kademeler verilmiş veya kanun ve 
nizama aykırılık veya hakki ihlal eden bir hal meydana gelmiş ise f aile altı yıldan on beş yıla kadar hapis cezası verilir. 
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hallerde f aile ayrıca, aldığı para ile sağladığı her türlü menfaat veya vaat veya taahhüt 
olunan her türlü menfaatlerin miktar veya değerinin beş misli ağır para cezası verilir.” 
Devlet idaresi aleyhine işlenen cürümlerden olan rüşvet “memurun icbar veya ikna tarzında bir hareketi olmaksızın 
kanunen veya nizamen yapmaya mecbur olduğu işi öncelikle yapmak, yapmak, geciktirmek veya yapmamak, 
yapmamaya mecbur olduğu şeyi yapmaması geciktirmek veya yapmak için bir kimseden haksız menfaat ya da buna 
ilişkin vaat almasını sağlayan anlaşmadır.” Bu suç birbirinden ayrı ve bağımsız iki suçun faili durumunda bulunan 


rüşvet alan ve verenin varlığını gerektirir. Rüşvet anlaşması yapıldığında, memur bakımından rüşvet alma suçu 
gerçekleşmiş demektir. Memurun yapması gereken işi yapmak, yapmaması gereken işi yapmamak için rüşvet 
almasına basit (Mı) rüşvet, yapması gereken işi yapmamak, yapmaması gereken işi yapmak için rüşvet almasına 
nitelikli (Ağır) rüşvet denilmektedir. 

ÖRNEK OLAY 12 ETİK Mİ, AHLAK MI? Polisçe aranan İki kişi yakalanmış, nezarethaneden çıkarılarak 
sevkleri yapılmaktadır. Üzerlerinden çıkan 300 altın ve 52 000 lira iade edilmiştir. 

—Bey efendi, size çok teşekkür ederiz, paramızı tam olarak aldık Ama bir ricamız var sizden, bizi bağışlayın, 
size bir şey demek istiyoruz 

—Buyur, ne diyeceksin? 

—Biz siyasi bir kimse olmadığımız gibi, cinayetten aranan bir kimse de değiliz Bu paraları size kahve parası 
olarak terk ediyoruz, size helal olsun, bizi ne olur serbest bırakın ve bu ricamızı da lütfen kabul edin. Sanki tavan 
kafama çökmüş, birçok insanın “Hırsız adam” diye bana bağırdığını duyar gibi oldum. Kendi kendime bunalmış bir 
haldeydim. Yargıtay, görevleri gereği ortaya çıkararak adli işlem yapmaları gereken bir suçla karşılaşan kolluk 
görevlilerinin bu görevi yapmamaları karşılığı faillerden para almalarını nitelikli rüşvet olarak değerlendirmiştir°. 
Karakola götürmek. İçin kendisine teslim edilen kaçakçıdan aldığı para mukabilinde onu serbest bırakan bekçinin 
fiilinin polisin görevine giren kumar ve fuhuş yerlerini denetleme, kapama görevine ve icra yetkisine sahip olan sanık 
Emniyet Müdür Yardımcısı’nın, bu olaylara göz yummak için para almasını rüşvet saymıştır. Suçun maddi unsuru 
rüşvet almak veya vaat veya taahhüt kabul etmektir. Vaat veya taahhüdün yerine getirilmemiş olması suçun 
oluşmasında etkili değildir. Suçun manevi unsuru kasttır. 

Ağırlaştırıcı Sebepler: Rüşvet alan memura, rüşvet aldığı iş dolayısıyla maaş, rütbe, nişan vb. verilmişse 
ceza ağırlaştırılacaktır (TGK m.212/ 3). Bu ağırlaştırıcı sebep sadece nitelikli rüşvette geçerlidir. Kamu sektöründe 
çalışan ÖGG’ne bu sayılanlar kendi kurumlarınca verilebileceğinden ağırlaştırıcı sebebin geçerliliğinde şüphe yoktur. 
Buna karşılık özel sektörde çalışan ÖGG, maaş, rütbe ve nişanı kamudan alamayacaklarına göre ağırlaştırıcı sebep 
onlara da uygulanabilecek midir? Soruya olumsuz cevap verilirse, özel sektörde çalışan ÖGG’ne TCK m.212/ 3’teki 
ağırlaştırıcı sebep uygulanamayacaktır. Kanaatim soruya olumlu cevap verilmesi yönündedir. Çünkü rüşvet devlet 
idaresi aleyhine bir cürümdür. ÖGG’nin yaptığı iş, hangi sektörde çalıştığına bakılmaksızın kamu güvenliği bakımından 
önemli görülmüştür. Rüşvet alma suçunun “emir ve idare yetkisine sahip olanlar tarafından işlenmesi halinde verilecek 
cezalar yarısı oranında artırılarak hükmolunur.” (TCK m.219/1). “... Rüşvet fiilleri kesin yargı hükmüne tesir etmişse” 
verilecek ceza yarısı kadar artırılır (TCK 219/ 2) 

Hafifletici Sebep: Elde edilen yararın değeri hafif veya pek hafif ise verilecek ceza indirilir (TCK m.219/3) 
Memur rüşvet sözleşmesinin gereğini yaptıktan sonra memuriyet görevinden ayrılsa bile suç oluşmuştur Ç1’CK m.280 

Cezasızlık Sebebi: TCK m.215: “Rüşvet kabul eden kimse rüşveti almadan önce veya aldıktan sonra ve fakat 
istenilen hususu kısmen dahi olsa yerine getirmeksizin ve hakkında tahkikata geçilmeden keyfiyeti merciine duyurur ve 
aldığı para ve diğer şeyleri aynen iade ederse sorumlu olmaz.” 

ÖRNEK OLAY 13 SAVCI BEY’İN YAPTIĞINA BAK: “Rüşvet alanın cezadan kurtulabilmesi konusunda bütün 
çabamıza rağmen bir örnek bulamadık” (0. Ölçer - C Savcısı) TM 

7- GÖREVE GİRMEYEN İŞ İÇİN MENFAAT SAĞLAMA (TCK m.218) TCK m.. 218: “Görevine girmeyen ve 
yapılması veya yapılmaması hususunda yetkili olmadığı bir işi yapacağı kanaatini uyandırarak menfaat sağlayan 
memura bir yıldan beş yıla kadar hapis ve iki milyon liradan beş milyon liraya kadar ağır para cezası verilir.” Suçun faili 
memurlardır. Maddi unsuru, failin görevini girmeyen, yapılması veya yapılmaması hususunda yetkisi bulunmayan bir 
için, muhatabını yapabileceğine inandırarak çıkar sağlamasıdır. Manevi unsuru kasttır. Failin emir ve idare yetkisine 
sahip bir kimse olması cezayı artırır (TCK m.219/ 1). Temin ettiği çıkarın hafif olması halinde ise ceza azaltılır. TCK 
m.219/3 

8- KEYFİ VE SERT MUAMELE CÜRMÜ (TCK m.228) 

ÖRNEK OLAY 14 ATIN DIŞARI! Çocuğum orta öğretim kurumları sınavına başvuracaktı. Sınav harcını 
yatırmak için Kızılay civarında şubesi bulunan bankanın en kıdemli şubesine girdim. Henüz mesai başlamadığından 
ÖGG’den başka kimse yoktu. Ben ilk müşteriydim. Mesai eksik kadroyla ve ilan edilenden epey sonra başlayabildi. 
Memure Hanım talebimi yerine getiremedi. Aynı bankanın Beş evler şubesindeki hesap numarasına yedi milyon TL 
havale için üç milyon TL ücret ödemem gerektiğini söyledi. Ama sınav kılavuzunda havalenin ücretsiz olacağı 
yazılıydı. Tartışmaya başladık Devreye Şef Hanım da katıldı. Bu isteklerini yazılı olarak belgelemelerini istedim. Şef 
Hanım çok kızdı, ÖGG’ne hitaben ‘Bu adamı dışarı atın!” diye emretti. TCK m.228: “Devlet memurlarından her kim bir 
şahıs veya memur hakları da memuriyetine ait vazifeyi suiistimal ile kanun ve nizamin tayin ettiği ahvalden başka 
surede keyfi bir muamele yapar ve yapılmasını emreder veya ettirirse altı aydan üç seneye kadar hapis cezası ile 
cezalandırılır. Bu muamelede hususi maksat veya siyasi saik veya sebep mevcut ise cezası üçte birden yarıya kadar 
artırılır. Memuriyetinin icrasında lüzumsuz yere sert muamelelerle bir şahsın kanun hükmüne veya hükümetin 
emirlerine itaat etmemesine sebep olan memur dahi aynı ceza ile cezalandırılır.” 

228. maddede yer alan her iki suç da (keyfi ve sert muamele) genel ve tamamlayıcı niteliktedir. Ceza hükümlü 
özel bir kanun veya TCK’nın bir başka maddesi memuriyet yetkilerinin keyfi kullanılmasını veya sert muamelede 
bulunulmasını özel olarak müeyyideye bağlamış olabilir. Söz gelimi TCK m.. 181 ve 183’te keyfi, TCK m.. 243 ve 
245’te sert muamele özel olarak düzenlenmiştir. Özel düzenlemeye konu olmayan keyfi ve sert davranışlar m.228’e 
tabi olacaktır. Memuriyet görevine ilişkin yetkileri kötüye kullanan bir ÖGG, bu eyleminden dolayı TCK veya özel 
yasalara göre cezalandırılamıyorsa 228. maddeye göre cezalandırılacaktır65. Bunun için ÖGG’nin yer, zaman ve konu 
bakımından yetkili-görevli olması gerekir. Keyfi muamele kişilerin hak ve çıkarlarına yönelik o1malidır6. Keyfi 

muamele: Görev ve yetkinin aşılması,mevzuatta belirlenen yöntemlere uyulmaması ve takdir yetkisinin amacı dışında 
kullanılmasıdır. Eylem sonucunda hak veya çıkarın çiğnenmiş, zarar görmüş olması şart değildir. Eylem bireysel hak 
ve çıkarlara yönelmemiş, sadece kamu yönetimini zarara uğratmışsa TCK m.240’in tatbiki gerekir. 
Failin keyfi muamelede bulunmasıyla suç tamamlanmış olur. Keyfi emir vermek suretiyle de bu suçun işlenmesi 
mümkündür. Keyfi emrin yerine getirilip getirilmemesi suçun oluşmasına etkide bulunmaz. 

Yargıtay, müştekinin kim ile oturduğu daireyi tutmak isteyen polis memura sanığın, devriye görevi yaptığı 
sırada, müdahilin evine giderek “Sen buradan daha çıkmadın mı?” Diyerek onu karakola götürmek için itip kakarak 
ekip otosuna bindirmesini, gece bekçisi olan sanıkların geceleyin arkadaşı ile birlikte akrabasına gitmekte olan 
mağdureyi sebepsiz olarak karakola götürmek üzere arabaya bindirmesi, karakola gitmekten korkan mağdurenin bu 
manevi baskı sonucunda sanıklarla cinsel ilişkide bulunmayı kabul etmesi, ilişkiden sonra sanıkların mağdure ve 
arkadaşını serbest bırakmalarını m.228’in ihlali olarak değerlendirmiştir. 

ÖGG, görevi sırasında sert davranışlarla başkasının kanuna veya hükümetin emirlerine itaat etmemesine 
neden olursa 228. maddenin ikinci fıkrasında yazılı sert muamelede bulunma suçunu işlemiş olur. Sert davranışa 
muhatap olan kişi kanun veya hükümetin emirlerine uymaya devam ederse bu suç işlenmiştir, memur bakımından 
disiplin ihlali söz konusu olabilir. Sert muameleye maruz kalanın kanun ve nizamlara itaatsizliği ile sert muamele 
arasında neden-sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Suçun oluşması için sert muameleye lüzumsuz yere başvurulacaktır. Sert 
ı2rrwle, memuriyetin icrasında mutat olan ve teamüllerin gerektirdiği .ur1arın dışına çıkılarak işlerin 
gerçekleştirilmesidir.”70 Sert muamele cebir şiddet kullanılarak gerçekleştirilebileceği gibi tehdit, aşağılama, terbiye ve 
nezaket kurallarına aykırı davranışlarla da yapılabilir. Bu bakımdan, İstanbul’daki ÖGG eğitim programlarında yer 
verilen bireysel ilişki derslerinin son derece isabetli olduğuna ve bunun ülke geneline yayılması gerektiğine değinmek 
gerekir. 

228. maddede yazılı suçun basit halinin manevi unsuru kasıttır. Kast veya sert muamelenin bilerek ve 
istenerek islenmesi demektir. Kendileri güvenlik personeli olmadığı halde ÖGG’ne emir verme yetkisine sahip 
bulunanlar da, keyfi veya sert muamelede bulunulmasını eder ya da ettirirlerse bu suçu işlemiş olurlar mı? Bu soru 
haksız üst arama cürmü ele alınırken tartışılmıştı. 

9-SIRRIN İFŞAI CÜRÜMLERİ 

a) MEMURİYET SIRRINI İFŞA CÜRMÜ (TCK m.229) 

ÖRNEK OLAY 15 MÜNFERİT VAK’A: “Kodamanlar, aynasızlar, o biçim mangır babaları Adalet kürsüsünün 
keçi sakallıları Hep bu yolun yolcusu, ortağımız değil mi? İndirmediler mi ceplerine yüzde ellileri!” Carl Sandbuıl’ 

TCK m.229: “Memuriyeti sebebiyle kendisine tevdi kılınan veya ıttilaına müsadif olan vesikalar, kararlar ve 
emirleri ve sair tebligatı başkalarına ifşa veya teşhir ve ilan eden yahut her nasıl olursa olsun başkalarının vakıf ve 
ittılaını kolaylaştıran memur altı aydan iki seneye kadar hapsolunur.” Bu suç devlet idaresine karşı, memurlarca 
işlenebilir. Suçun konusu, gizli bulundurulması lazım gelen bir şeyin, bu hususta malumatı olmaması lazım gelen 
kamuoyu veya üçüncü bir şahsa açıklanmasıdır. 

ÖGG birtakım gizli bilgileri, kararlan veya belgeleri görevleri nedeniyle görüp öğrenebilir, gizli belgeleri 
görebilirler. Hatta belgelerden bir kısmı kendilerine tebliğ de edilmiş olabilir. Sabotajlara karşı koruma planlan, güvenlik 
önlemlerinin icra tarzı, mekanik ve elektronik cihazların yerleri ve çalışma yöntemleri, herhangi bir operasyon vb. 
bunlar arasında sayılabilir. Gizli bilgi ve belgeleri ( vesika, emir, tebliğ gibi) yetkili ve görevli olmayanların öğrenmesini 
sağlamak Yukarıdaki suçu oluşturur. Kasıt bulunması şartıyla bu suç ihmal ile de işlenebilir”. 

Sırra memurluk görevi nedeniyle vakıf olmak gerekir. Ayrıca gizli kalması gereken bilginin ifşa edilmesi suçtur. 
“Nelerin gizli kalacağında ise ölçü yoktur. Çok kerre idari muamelelerin gizli tutulmasında değil, aleniyetinde amme 
menfaati vardır. Gizliliğin memura sarahaten bildirilmiş olması şart değildir.”74 “Yasal gizlilik kavramı, bürokrasinin 
önemli bir keşfidir. Bürokrasi hiç bir şeyi gizlilik kadar fanatik bir tarzda savunmaz.” (Max Weber) Suçu oluşturan 
hareket hukuka aykırı olmalıdır. Bu suçta hukuka uygunluk nedenleri söz konusu olabiliı’6. Gizli bilgilerin yetkisiz 
kimselerin eline geçmesinden dolayı bir zarar meydana gelmesi şart değildir. Suçun manevi unsuru kasttır. İhmal veya 
tedbirsizlik neticesi gizli bilgilerin başkalarınca öğrenilmesine neden olunması bu suçu oluşturmaz. Bu madde genel 
niteliktedir. Eylem TCK’nun bir başka maddesinde yer alan suçu oluşturuyorsa (Örneğin m.132, m.137) bu madde 
uygulanmayacaktır. 

Özel sektörde görevli ÖGG bakımından önemli bir husus: Sırrın neye ilişkin olacağıdır. İşletmenin ticari sırları 
ÖGG’nin görevi gereği öğrenebileceği nitelik taşımazlar. 229. maddenin konusu güvenlik tedbirlerine ilişkin ve bunlar 
dolayısıyla öğrenilen sırlardır. Sırrın kime açıklanması suç sayılacaktır? Yöneticilere, mahkemelere (CMUK m.88 
hariç) açıklamak sırrın ifşası sayılamaz. Örneğin idari yargıda savunma hakkını kullanan (Anayasa m.12912, TCK 
m.486) veya yetkili mercilere şikayet hakkını kullanan bir memur sırrı ifşa ile suçlanamaz. Aksi görüş ve uygulama 
idareyi kendi başına buyruk, hukuka bağlı olmayan, dizginlenemez bir güce dönüştürebilir, çeteleşmeyi teşvik da 
ifşamda sahibinin zarar görme ihtimali bulunmayan sır, pek söz konusu olmayacaktır. Suçun unsurları memuriyet 
sırrını ifşa suçundaki gibidir. Bu makalede ele alınan suçlar içerisinde sadece meslek sırrını açıklama cürmünün takibi 
şikayete bağlıdır (TCK m.199). Sır sahibinin şikayeti bulunmadıkça fail hakkında kovuşturma yapılamaz. 

10- GÖREVİ İHMAL CÜRÜMLERİ 

a) GÖREVİ İHMAL CÜRMÜ (TCK m.230) 

ÖRNEK OLAY 16 HATIRLİ MÜSTERI: “ÖGG olarak bankanın bir başka şubesine atandım. İlk günlerdeydi. 0 
sabah yine şubeyi açmış, müşteri kabul edebilmek için mesai saatinin başlamasını bekliyorduk Bir beyefendi geldi. 
Kapıyı denedi, kilitli olduğunu anlayınca cama vurdu. Dışarı çıktım, kendisini mesai başlayınca içeriye alabileceğimi 
söyledim öfkelendi. Meğer şubenin en hatırlı müşterilerindenmiş. Mesai başlamadan önce veya kasa kapandıktan 
sonra da olsa içeriye alınırmış. O akşam iş akdim feshedildi.” TCK m.230: “ Hangi nedenle olursa olsun memuriyet 
görevini yapmakta savsama ve gecikme gösteren veya üstünün yasaya göre verdiği buyrukları geçerli bir neden 
olmadan yapmayan memur üç aydan bir yıla kadar hapis ve ağır para cezası ile cezalandırılır. Bu savsama ve 
gecikmeden veya Üstünün yasal buyruklarını yapmamış olmaktan devletçe bir zarar meydana gelmişse, derecesine 
göre altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile birlikte süreli veya temelli olarak memuriyetten yoksun kalma cezası da 
hükmolunur. Her iki durumda memurun vazifesini geciktirmesinden veya verilen buyruğu yapmamasından, kişiler 
herhangi bir zarar uğramışsa bu zarar ayrıca ödettirilir.”Ceza bir memuriyet görevini ihmal eylemi, TCK’nın bir başka 
maddesi veya özel bir yasaya konu olmamışsa bu madde uygulanacaktır. Suçun maddi unsuru savsama, gecikme 
veya hukuki emri yapmama hallerinden birisidir. 

Memurun ihmali meşru ve geçerli bir nedene dayanmamalıdır. İhmal edilen iş memurun kanuni görevlerinden 
olnıalıdır8’. Bu suçun da manevi unsuru kasttır. “Kastın tespiti için sanığın geçerli bir özrünü bulunup bulunmadığı, 
işinin yoğun olup olmadığı, ihmal edilen görevin yapılmasına uygun zaman ve zemini bulunup bulunmadığı, insan 
olmasından ileri gelen bir zuhul, dalgınlık durumunun bulunup bulunmadığı gibi birçok koşulun incelenmesi gerekir.” 

— İhmal suçunda devletin zarara uğraması ağırlaştırıcı nedendir. Kişisel bir zarar oluşmuşsa bu, ağırlaştırıcı 
neden olmayacaktır. Madde, amirin hukuka uygun emrini geçerli bir neden olmadığı halde yapmamak eylemini de 
düzenlemiştir fakat kolluk görevlilerini bu eylemi bir başka maddede özel olarak düzenlendiğinden dolayı (TCK m.. 
234), ÖGG’nin itaatsizlikleri m.230 kapsamına girmez. Eski yönetmelikte çeşitli görevi ihmal ihtimalleri yer almıştı: 
Bunların en hafifi “Silahını araç ve gerecini, giysi ve kuşamını pis tutmak” (m 42-a- 1) en ağırı ise “izleme ve gözetleme 
görevlerinin gereklerini nedensiz olarak yerine getirmemek” (m.42- f/ 22) 

“Amirin izni olmaksızın ya da idarece kabul edilir özrü olmaksızın nöbet görevine gelmeyen (m 44/1), amirin 
izni olmaksızın görev yerinden ayrılan (m.45/1) personele uzun süreli durdurma cezasının üst sınırı (24 ay) verilir. 
Görevdeki hoşgörü, savsama, nöbete gelmeme, görev yerini terk veya amirin emrini yapmama devleti veya kuruluşu 
veya kişileri zarara uğratmış veya hizmetin gecikmesine, durmasına ya da aksamasına neden olmuşsa, durumun 
ağırlığına ve zararın derecesine göre daha ağır bir ceza (meslekten veya işten çıkarma) verilebilirdi. (m.46). 

Yargıtay, mevcutlu sanığın firarına sebebiyet veren polis memurunun memuriyet görevini ihmal kastıyla 
davrandığı anlaşılmadığından TCK m.230/1 ile mahkum edilemeyeceğine, buna karşılık cezaevinde mahkumen 
rnahpus bulunan kişinin firarına neden olan jandarma gedikli baş çavuşunun TCK m.230/1 ‘i ihlal ettiğine karar 
vermiştir. 

Yönetmelik “Korunmasıyla görevli olduğu sanık veya suçlunun kaçmasına bilerek ve isteyerek imkan vermek 
ya da yakalama görevini yapmamak” eyleminin meslekten veya isten çıkarma cezası gerektirdiğini belirtmektedir 
(m.42/f–9). 

Yargıtay ÖGG olmayan lise gece bekçisinin ilk derece mahkemesinde görevi savsama suçundan dolayı 
mahkum edilmesi üzerine: “Bir kimsenin TCK m.. 230’da yazılı görevi savsama suçundan cezalandırılabilmesi için 
öncelikle TCK uygulamasında memur sayılan kimse olması gerekir...Lisede gece bekçisi olarak çalışan sanık..kamu 
hizmeti yapan hizmetlilerdendir.” diyerek TCK m.230’daki suçu işleyemeyeceğine karar vermiştir85. 5188/m.16’daki 
açık hüküm nedeniyle ÖGG bakımından böyle bir ihtimal mevcut değildir. 

Yargıtay’a göre “Sanığın, idarece verilen silahı koruma işi, yasal görevleri arasında bulunmadığından, idareye 
ait olup kendisine verilen silahın gereği gibi saklanmaması halinde bu suç oluşmaz, hakkında ancak disiplin işlemi 
yapılabilir.86” Çünkü “Sanığın idarece verilen silahını yitirdiğinin kabul edilmesi karşısında suç kastının nasıl oluştuğu 
açıklanmadan, görevi savsama suçundan hükümlülüğüne karar verilemez.’” Görüleceği gibi Yargıtay, silahlı kolluk 
mensuplarının silahlarını kaybetmeleri halinde kastın varlığını ısrarla gözetmektedir. Kastın olmadığı hallerde olay 
disiplin ihlali boyutunda kalmaktadır. Hemen belirtilmelidir ki Yargıtay’ın ilk kararındaki güvenlikçinin kendi silahını 
kullanma görevi bulunmadığı gerekçesine katılabilmek imkansızdır. Kendi ıhını korumak her güvenlikçinin öncelikli 
görevidir. 

 “Sanık bekçinin mıntıkası hududu içinde gezip dolaşmakla mükellef olmasına rağmen, hadise gecesi çay 
içmek bahanesiyle girdiği şehir kulübünde, vaki teklifi kabulü ile yapmakla mükellef bulunduğu vazifesini ve vazife 
mahallini bila sebep bırakıp, orada bulunan şahıslarla beraber uzun müddet kumar oynamak ve yanında bulunan 
vazife arkadaşı diğer bekçinin ikaz ve uyarmasına rağmen kumar oynamakta devam ve vazife mahalline gitmemekte 
ısrar etmek şeklindeki fil ve hareketinde, ihmal kastının varlığı aşikar” görülmüştür. 

b) ÖZEL GÜVENLİK GÖREVLİLERİNE MAHSUS GÖREVİ İHMAL CÜRMÜ: ÖGG için 2495 sayılı Yasa’da 
özel bir görevi ihmal suçu yer almaktaydı: Silah, cephane veya teçhizatının başkalarının eline geçmesine neden olan 
ÖGG, TCK m.230’a göre değil, bu özel hükme göre (m.12. m.25), altı aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla 
cezalandırılacaklardır. Hüküm kesinleşirse failin görevine de son verilecekti. Bu düzenleme ceza siyaseti bakımından 
isabetli değildi. Önce, kamuya ait genel ve özel kolluk mensupları için bu tür özel bir yasal düzenlemeye gidilmezken 
sadece ÖGG için, daha ağır hapis cezasını gerektiren bir düzenlemeye neden ihtiyaç duyulduğu izaha muhtaçtır. 
Kanun koyucunun bir polis veya gümrük muhafaza memurunun silah ve cephanesinin ihmalle başkasının eline 
geçmesine neden olması ile aynı eylemi ÖGG’nin yapması arasında neden farklı cezalar tayin ettiği 
anlaşılamamaktadır. İkinci olarak teçhizat kavramı bu maddede yer almamalıydı. Palaska, cop ve kelepçe de 
teçhizattandır. Bunların ihmal ile başkasının eline geçmesine neden olanlara hapis cezası vermek adalet duygusunu 
incitir. Çünkü bu malzemeler çoğu kez personelin kendisine aittir ve hiç bir koşul aranmaksızın piyasadan temin 
edilebilirler. Kamuya ait genel ve özel kolluk mensupları için böyle bir suç ve ceza bulunmamaktadır. Son olarak 
”başkasının eline geçme” nin suçun unsuru olarak sayılması maddeyi çoğu kez uygulanamaz kılacaktır. 

Silah ve cephanenin kasten kaybı yeterli sayılmalıydı. Bu takdirde de suç 230. maddenin bir tekrarından 
ibarettir. Sadece cezası artırılmıştır. Diğer kolluk görevlilerinden farklı olarak ÖGG’ne daha ağır ceza öngörülmesi 
anlaşılır değildir. Suçun maddi unsuru silah, cephane ve teçhizatın başkasının eline geçmesiydi. Başkasının eline 
geçme ile ÖGG’nin ihmali arasında neden- sonuç ilişkisi bulunmalı, bir başka ifade ile ÖGG’nin ihmali sonucu silah w 
cephane başkasının eline geçmiş olmalıydı. Burada tüm hukuka uygunluk sebepleri söz konusu olabilir. ÖGG’nin 
ihmali hukuka uygun olmayan bir nedene dayanmalıdır. “Başkası” kavramına da açıklık getirilmelidir. Başka. ÖGG’yi 
denetlemekle yetkili- görevli olmayan bir kimsedir. Örneğin nöbeti sırasında uyuyan bir ÖGG’nin silahını denetleme 
amiri alırsa silah “başkasının eline geçmiş” olmaz. Hadiseye sadece disiplin hüküm uygulanır. Yasa koyucu silah ve 
cephanenin başkasının eline geçmesini kamı düzeni ve güvenliği bakımından tehlikeli görmüştür. Silah ve cephaneyi 
ele geçiren kimsenin bunlarla bir suç islemesi şart değildir. Bu nedenle bir başkasının eline geçen silah ve cephane hiç 
bir suçta kullanılmadan kısa sür sonra alan kişinin üzerinde ele geçirilse veya bulan kişi iade etse ÖGG açısından suç 
teşekkül etmiştir. Suçun manevi unsuru kasttır. 

11- KOLLUK MENSUPLARININ EMRE İTAATSİZLİK CÜRMÜ (TCK m.234): TCK m.234: “ Asker ve 
zabitlerden veya devletin umumi kuvvetlerine dahil memurlarla zabıta memurlarından biri salahiyettar daireden 
kendisine kanuna göre verilmiş olan bir emri, nizama karşı gelerek yapmak istemez ve yapmasını geciktirirse iki 
seneye kadar hapsolunur.” Madde metnindeki “ zabıta (=kolluk) memurları” kavramının kapsamına r özel kolluk 
mensuplarının yani sıra ÖGG de girer91. Sorun “devletin ........ Memurları” tanımlamasındadır. ÖGG’nin özel sektörde 
çalışan kısmı devletin kolluk memurlarından değildir. Bütün ÖGG, TCK uygulamasında memur yasal hüküm (5188/ m 
23), diğer suçlarda kamu sektörü- özel sektör suç yapmadan tüm ÖGG’yi fail olabilecek konuma getirmişti. Ancak 234. 
madde konusunda metinde “devletin” olma unsuru vurgulanmış, böylece özel 1örde görevli ÖGG, bu suçun faili 
olamayacak konuma getirilmiştir. Bu suçun oluşabilmesi için verilen emrin hukuka uygun olması ve emri enin bu 
yetkiye sahip bulunması gerekir. Suçun manevi unsuru kasttır. Tüm memurların, özellikle de kamu gücü kullananların 
emir konusunda eğitilmeden göreve başlatılmamaları gerekir. Bu konuda eğitilmeyen memurların disiplin tehtidi altında 
kurum kültürüne uygun davranma adına konusu suç teşkil eden emirlere uyabildikleri görülmektedir. “Çeteleşme” 
olgusu önemli ölçüde bu psikolojik kaynaktan beslenmektedir. 

234. madde tedvin edilirken yasa koyucunun ÖGG’ni kapsam dışı bırakma amacı hiç şüphesiz olamazdı. 
Çünkü o tarihte Türk hukukunda GG Kurumu mevcut değildi. 2495 sayılı Yasa değişikliğinde bu boşluğun durulması 
gerekirdi. Ancak 5188 sayalı Yasa bu boşluğu doldurulamamıştır. Önümüzdeki dönemde dolmasını temenni ederim. 
Eski yönetmeliğe göre “Amirin emrini yapmayan personele uzun süreli durdurma cezasının üst sınırı verilir. Emrin 
yapılmaması, devleti, bağlı bulunulan kuruluşu veya kişileri zarara uğratmış veya hizmetin gecikmesine ya da 
durmasına neden olmuşsa, doğan zararın derecesine ya da durumun ağırlığına göre meslekten çıkarma cezası da 
uygulanabilir”(m.43). 

12- MEMURUN ÖRENDİĞİ SUÇU MERCİİNE BİLDİRMEMESİ (TCK m.235) 

ÖRNEK OLAY 17 VUKUATSIZ BANKA: Özel bir bankada görevliyim. Veznedar arkadaş daha önce 
kararlaştırdığımız sinyali verince, müşterinin yanına yaklaştım. Vezneye verdiği paralar arasında sahte banknot 
çıkmıştı. Durumu şubeye yeni gelen müdürümüze bildirdik Daha önceki sahte banknot olaylarında olduğu gibi polis 
çağıracağını beklemiştik Vakit kazanmak için ben de tutanak yazmaya başlamıştım. Müdürümüz “Bankanın adını 
lekelemeyelim, Beyefendi gerçek para ile işlemini yapsın, polise gerek yok.” deyince durdum...” 

ÖRNEK OLAY 18 SAVCI BEYİN YÜREĞI: “1946 seçimlerine giriyoruz....Lice’de Savcı Yardımcısıyım, 
öğleden sonra oyumu kullanmaya gittim. Sandık başında birkaç yüz kişi sessiz sedasız oy kullanmadan bekliyor. 
Masada sadece iktidar partisinin oylan var. Memurdan diğer oy kağıtlarının nerede olduğunu soruyorum. Masanın 
gözünden çıkarıyor. Memura bunun yasal olmadığım söylüyorum. Sessiz halkın dili çözülüyor. Baskıdan, zorla oy 
kullandırılmasından, gelmeyenlerin oylarının kullanılmasından şikayet ediyorlar. Memura da hakkında yasal işlem 
yapacağımı bildiriyorum. Ama Savcı Bey 3- 4 kişi karakolda tutuklu, dayak yiyor diyor. Karakola gidiyorum, gerçekten 
de 3- 4 genç var orada; suçları bütün partilerin oy pusulalarının bulundurulmasını istemek Ortada hiçbir tutanak belge 
yok polis almış getirmiş içeri. Bir de dayak atmışlar.” 

TCK m.235: “Memurların biri görevini yaptığı sırada görevine ilişkin olarak kamu adına kovuşturmayı 
gerektiren bir suç işlendiğini öğrenip de ilgili daireye bildirmekle ihmal ve gecikme gösterirse dört aydan iki yıl kadar 
hapis cezasıyla cezalandırılır ve bu cezaya, öğrenilen suçun önemine göre ayrıca süreli veya süresiz memuriyetten 
mahrumiyet cezası da eklenir. Eğer fail adli kolluk memurlarından biri ise verilecek ceza bir yıl hapis cezasından aşağı 
olamaz ve her halde memuriyetten süresiz mahrumiyet cezası da hükmolunur.” Bu suçu herhangi bir memur 
işleyebilir. Yeter ki suç re’sen takibi gereken bir suç olsun ve memur görevi sırasında, görevine ilişkin olarak bu suçu 
öğrenmiş bulunsun. Bir başka ifadeyle memurun öğrendiği suç ile görevi arasında bir ilişki bulunmalıdır. Memur, 
görevine ilişkin suçu görevi sırasında öğrenmelidir. Suçun maddi unsuru öğrenilen suçu bildirmemek veya geç 
bildirmektir. Manevi unsuru ise kasttır. Failin adli kolluk görevlisi olması cezayı artıncı bir nedendir. ÖGG, 

Görev alanları içinde işlenmiş veya işlenmekte olan suçlan derhal genel kolluk kuvvetlerine bildirmekle” 
görevliydi (2495/ m 9- b). 5188 sayılı Yasa bunu: Zor kullanma ve yakalama yetkilerinin kullanılmasını gerektiren 
olaylar en seri vasıtayla genel kolluğa bildirilir” (m9) diye formüle etmiştir. TCK m.235’teki ‘ilgili daire” 5188 sayılı 
Yasa’da “genel kolluk” olarak somutlaştırılmıştır. 

Görülüyor ki ÖGG’nin görevli bulunduğu sırada ve görev alanında işlenen bir suçu, zor kullanma ve yakalama 
yetkilerinin kullanılmasını gerektiren olayları genel kolluğa hiç bildirmemesi veya derhal bildirmemesi TCK m.235’in 
ihlali olacaktır. Yasa ÖGG’yi görevli bulunduğu sırada fakat görev alanı dışında olduğu halde görebildiği suçlan genel 

kolluğa bildirmekle mükellef kılmamıştır. Bu suçlara müdahale etmemekle birlikte haber verme zorunluluğu 
getirilmelidir. Yasadaki “derhal” kelimesinin anlamı; failin yakalanması, etkisiz hale getirilmesi, can ve mal güvenliğinin 
temini için gereken acil önlemlerin alınması (örneğin yaralının sevki, yangının söndürülmesi) için olayın meydana 
gelişme göre yeterli olacak bir süreden hemen sonra demektir. Çoğu defa bu sayılanlar yapılırken, telsiz, cep telefonu 
gibi bir araçla genel kolluğa haber verme işlemi de gerçekleştirilebilmektedir. 

Acaba ÖGG, “adli kolluk memuru” sayılabilir mi? ÖGG, suçları derhal genel kolluğa bildirmekle beraber, genel 
kolluk kuvvetleri gelinceye kadar sanıkları yakalamak ve gözaltına almak; delilleri muhafaza etmek, genel kolluk 
kuvvetlerinin i el koymasından itibaren emrine girerek ona yardımcı olmakla görevlidir. Adli görev, suç işlendikten 
sonra fail ve delilleri bulmak; adli kolluk görevlisi ise adli görevi bulunan her türden kolluk görevlisidir. 0 halde ÖGG 
TCK m 235’te geçen “adli kolluk memuru” kapsamındadır. 

Yargıtay genel olarak failin yakalanması, delillerin korunması gibi suçun aydınlatılmasına ilişkin adli görevi 
bulunan memurların TCK m.235’teki suçu isleyemeyecekleri görüşündedir. Yargıtay’a göre el koymaları, yakalamaları 
gereken bir suçla karşılaşan polis memurlarının bu görevi yapmamaları görevi ihmal (TCK m.230) veya kötüye 
kullanmadır ÇCK in. 240). 

Buna karşılık Yargıtay’ın genel eğiliminin dışında, daha isabetli bir karan vardır: “Geçici köy korucusu olan 
sanığın, görevini yaptığı sırada, göreviyle ilgili olarak kendiliğinden kovuşturmayı gerektiren bir suçun işlendiğini 
öğrenmesine karşın yetkililere bildirmemekten ibaret eyleminin, görevi savsama suçuna göre özel nitelikteki TCK 
m.235’te öngörülen suçu oluşturmaktadır. Aynı yöndeki bir başka kararında ise Yargıtay” Polis memurunun görevli 
olduğu karakola yakınanların yakınmasına karşın kamu adına kovuşturmayı gerektiren suçlarla ilgili olan tarafların 
yakınmalarını almaması ve takip raporu için göndermemesi, olaydan C.Savcılığına da bilgi vermeden bırakması” 
eyleminde TCK m.235’in ihlal edildiğine karar vermiştir. 

13- MEMURLARIN GÖREVİ TERK VE İŞİ YAVAŞLATMASI (TCK m.236) 

ÖRNEK OLAY 19 NE KADAR DA... “9. Semt Merkez Komiserliğinin kapısının eşiğinden içeri girerken, polis 
kimliğimi elimde hoplatıyordum. Bumu soğuktan kızarmış olan nöbetçi, beni yorgun argın selamladı. Pelerinleri ve 
kepleri duvara çakılmış bir dizi çiviye asılı bulunan polis memurlarının kayıtsızlığı arasında karakolu geçtim Bir bankın 
üzerine çökmüş iki polis, çizgi romanları neredeyse yutuyorlardı. Öbürleri, tahta bir masanın üzerinde kağıt 
oynuyorlardı. Masanın tahtalarım yıllar karartmıştı. Salonun köşesindeki bir sobanın üzerinde çaydanlık kaynıyordu.” 
TCK m.236: “Memurlardan veya isçi niteliği taşmayan kamu hizmeti görevlilerinden üç veya daha fazla kimse aldıkları 
karar gereğince kanun 2iikümlerine aykırı olarak memuriyetlerini terk eder veya vazifelerine gelmezlerse veya 
vazifelerine gelip de görevlerini geçici de olsa kısmen veya tamamen yapmazlar yahut yavaşlatırlarsa her biri hakkında 
dört aydan bir yıla kadar hapis ve ... Ağır para cezasıyla birlikte muvakkaten veya müebbeten memuriyetten 
mahrumiyet cezası da hükmolunur. Başkaları tarafından alınan karara veya yayınlanan bildirilere uyarak yukarıdaki 
fıkrada yazılı fiilen isleyen memurlara ve isçi niteliği taşımayan kamu hizmeti görevlilerine de ayni ceza hükmolunur.” 
demektedir. Tüm ÖGG, isçi olanlar da dahil olmak üzere (greve katılma-suçu dışında) bu maddede yazılı suçun faili 
olabilirler, maddenin amacı kamusal nitelikteki en1ild hizmetinin aksamadan- kesintisiz yürütülmesini sağlamaktır. Bu 
suçun islenebilmesi için: 

1) Üç veya daha fazla sayıda kamu hizmeti çalışanı işi bırakma veya yavaşlatma konusunda karar almalıdır. 
Kararın açık veya yazılı olması gerekmez. Zımni birleşme de mümkündür. 

2) Uç veya daha fazla kamu hizmeti çalışanı göreve gelmemeli, terk etmeli, kısmen veya tamamen yapmamalı 
veya yavaşlatmalıdır. 

3) Veya bu yöndeki bir karara uymalıdır. 

4) Bu eylem hukuka aykırı olmalıdır. 

Suçun maddi unsuru göreve gelmeme, gelip terk etme, gelip işini yapmama veya yavaşlatmadır. ÖGG, diğer 
kamu hizmeti çalışanlarının aldığı karar uyarınca bu eylemleri yaparak suçu isleyebilirler. Bu eylemler sonucu bir 
zararın doğması gerekmemektedir. Terk ile suç tamamlanmış olur. Güvenlik hizmetinin soyut olarak kesintiye 
uğraması, aksaması suçun oluşması için yeterlidir. “Hizmetin intizamla devamını ihlale müsait olabilecek kısa veya 
uzun bir müddet terk kafi sayılmalıdır. Hizmetin fiilen aksamış olması da şart koşulmamıştır. Usul ve nizama uygun bir 
fasıladan sonra, hizmete başlamamak da terk sayılmalıdır. Vazifeyi kasten çok yavaş veya halin icap ettirmediği 
mübalağalı bir ihtimamla yapmak da” suçun maddi unsurunu oluşturur. Hukuka uygunluk nedenleri bu suçta geçerli 
olabilirler. Suçun manevi unsuru kasttır. Bu suç, mütemadi ve toplu suç niteliğindedir. Uç veya daha çok kişi ortak 
değil, müstakil faildirler. Faillerin sayısı üçten az ise bu suç oluşmayacaktır. 

Yargıtay PTT çalışanlarının sendikanın çağrısı üzerine görevlerini yapmamaları olayında hukuka uygunluk 
nedeni bulunmadığını, eylemin TCK m.236’yı ihlal ettiğini belirtmiştir. Benzer bir kararda da Kamu Çalışanları 
Sendikasının aldığı karar uyarınca bir gün iş bırakma eylemine katılan sanık memurların TCK m.. 236/ 1 ve 2’deki 
suçu işlediklerine karar vermiştir. 

Greve katılma bakımından tüm ÖGG, TCK’nın değil sonraki tarihli özel kanun olan 5188 sayılı Yasa’nın 
getirdiği düzenlemeye tabidirler. Yasaya göre: “Özel güvenlik personeli greve katılamaz.” (m.16). Bu yasağa “uymayan 
(lar) bir milyar lira idari para cezası verilir ve bu kişilerin çalışma izni iptal edilir. Bu kişiler bir daha özel güvenlik 
görevlisi olamazlar.” (m.20/c). 2495 sayılı Yasa bu davranışı hapis cezasıyla cezalandırıyordu (m.26). 
5188 sayılı Yasa greve katılarak işe gelmeme veya işi bırakma konusunda, ÖGG bakımından TCK m.236’yi 
genişletmiş ve değiştirmişti (m.17, 20/c). Çözülmesi gereken ilk sorun maddedeki “grev” kavramının kapsamıdır. 


Metinde sadece “grev”den söz edildiğine göre bunu yasal grev olarak kabul etmek, yasadışı grev ve türevleri için TCK 
m.. 236’ya başvurmak gerektiğini düşünüyorum. 

Diğer genel ve özel kolluk mensuplarının greve katılmaları konusunda özel yasalarında herhangi bir 
düzenleme bulunmaz, bu kimseler genel düzenlemeye tabi tutulurken, ÖGG için böyle özel bir hükme neden ihtiyaç 
duyulduğu anlaşılamamaktadır. ÖGG’nin toplumsal işlevleri diğer kolluk mensuplarından çok daha hayati önem taşıyor 
ve onlar daha ağır ceza tehtidi altına alınmak isteniyor diyemeyiz. Öte yandan 2495 sayılı Yasa’nın öngördüğü hapis 
cezasının sadece alt cezasının TCK m.236’dan yüksek, üst sınırları eşittir. ÖGG için daha ağır ceza öngören özel 
düzenlemenin ceza adaleti ile bağdaşır tarafı yoktu. 

14- GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA CÜRÜMLERİ 

a) GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA CÜRMÜ (TCK m.240) 

ÖRNEK OLAY 20 BİLGİSAYAR BOZUK: Elimde ödemeyi planladığım elektrik faturası olduğu halde bankaya 
girmek üzereydim. Kapıdaki ÖGG “Bilgisayarlar bozuk, fatura işlemi yapılmıyor.” dedi. Geri döndüm. Diğer ÖGG; 
içeriden bizi izlemiş. Peşimden koşarak yetişti. “Hocam, kusura bakma, arkadaş yeni işe başladı, sizi tanımıyor, 
faturayı ver de yatıralım.” dedi. Müdürleri emir verince ÖGG şubedeki kalabalığı bu taktikle önlüyor, işler yoğunken 
sadece belirli kişilerin faturalarını kabul ediyorlarmış. 

ÖRNEK OLAY 21 “BİTİRİMHANEDEN KUMARHANEYE” “Ünü artık iyice yayılmış olan D.K ... Kumarhaneyi 
kapattı ve ...yeni bir kumarhane açtı. Ama oraya geçmeden önce bu kumarhanenin açılmasıyla ilgili olan bir olaya 
değinmeliyim. Aktaracağım bu olay aynı zamanda D.K’nın Hürriyet gazetesinin o zamanki sahibi Erol Simavi ile 
tanışmasının da hikayesiydi ve hikayeyi de zaten Erol Simavi’nin bizzat kendisi anlatmaktaydı: “Bana ‘Ağabey benim 
bir kere adım çıkmış, ama yardıma ihtiyacım var. Yine kötü yola düşmek istemiyorum’ dedi. ‘Ne istiyorsun’ diye 
sordum. ‘Müsaade et, ufak tefek oyun da oynatabileceğim bir kahve açayım’ dedi. 

Türk Yükselme Cemiyeti’nden bir tanıdığım vardı: İstanbul Polis Müdürü Muzaffer Çağlar. Ben aslında Türk 
Yükselme cemiyeti’nin İstanbul Başkanı odluğum için, bundan cesaret alarak kendisine telefon ettim...Muzaffer Çağlar 
da ancak kumar sayılmayacak oyunlar oynatması şartıyla, kahve açmasına müsaade etti.” Bu şartlar gerçekten 
koşulmuş muydu? Koşulduysa D.K’nın bunlara uyacağına gerçekten inanılmış mıydı, ne Simavi’nin ne de Çağlar’ın bu 
kadar iyimser düşünebileceklerini sanmıyorum” 

ÖRNEK OLAY 22 POLİSLİK SANATI: “Daha ilk günlerde anladım ki muhbirsiz bir polis bir hiçtir ve hiçbir şey 
yapamaz. Ve ben, hizmet aşığı bir polis sıfatıyla, ihanetler karşılığında yardımlar dağıtıyordum. Bana verilen bilgiler 
karşılığında bazen ikamet yasaklarını ertelettiğim, küçük mahkumiyetlere göz yumduğum, hatta arada bir para bile 
verdiğim oluyordu. Parayı, bu arada servisine aktarıldığım Şişman’ın siyah kasasından alıyordum” 

TCK m.. 240: “Yasalarda yazılı hallerden başka hangi nedenle olursa olsun görevini kötüye kullanan memur 
derecesine göre bir yıldan üç yıla kadar hapsolunur. Cezayı hafifletici nedenlerin bulunması halinde akı aydan bir yıla 
kadar haisveherildhaldeonildbinliradanaltnıışbinlirayakadarağırparacezasıile cezalandırılır. Ayrıca memuriyetten süreli 
veya temelli olarak yoksun kılınır.” TCK veya özel yasalarda yer alan görevi kötüye kullanma suçlarından herhangi 
birini (örneğin m.181, m.186, m.194) oluşturmayan kötüye kullanma eylemlerine TCK m.. 240 uygulanacaktır108. 
Kötüye kullanma kanunen tanınan ‘etki sınırını aşmaktır. Suçu oluşturan davranış, fail memurun görevi kapsamında 
yer almalıdır. Görev alan ve kapsamı dışındaki eylemler bu suçu oluşturmazlar. Suçun manevi unsuru konusunda 
görüş birliği yoktur. Genel kastı yeterli görenlerin yanı sıra, özel kast arayanlar da vardır. 

Maddede değinilen hafifletici sebeplerin neler Olduğu belirtilmiş değildir. Zararın meydana gelmemesi, failin 
kendisi için yarar sağlamaması vb. hafifletici neden sayılmaktadır. 

Yargıtay, izinli iken demirbaş silahıyla meskun mahalde havaya ateş eden polis memurunun112, kendisine 
verilen mermileri panayırda atan bekçinin eylemlerini TCK m.240’in ihlali saymıştır”. Yargıtay.” Başkomiser olan 
sanığın, iki polis memuru tarafından ırzına geçildiği yolundaki yakınmasını bildirmek için ... Karakola getirilen kadınları, 
uzun süre orada tutup geceyi de orada geçirtmek suretiyle TCK 181/ 1. madde ve fıkrasına giren özgürlüğü sınırlama 
suçunu ve kovuşturulabilirlik koşulunu da yasaya aykırı biçimde sağlayarak, hakkında zina suçundan kovuşturmaya 
geçmek suretiyle de TCK m.240’a giren görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu islediğine” karar vermiştir. Adli görevini 
yaparken elde ettiği tabancayı evrakıyla birlikte teslim etmeyen jandarmanın hareketi görevi kötüye kullanma suçunu 
oluşturur. 

235. maddeyi ele alırken değinildiği gibi Yargıtay, 235. maddenin adli kolluk mensuplarınca ihlali konusunda 
tutuk davranmaktadır. Yukarıdaki karara konu olayda belirtilenlere ek olarak nı235/ 2 de ihlal edilmiştir. 
Diğer memuriyet gruplarından farklı olarak polisin, görev süresi dışında bile, görevli bulunduğu mülki sınırlar içerisinde 
bulunmak koşulu ile hizmet branşı, yeri ve zamanına bakılmaksızın bir suçla karşılaştığında suça el koymak, önlemek, 
sanık ve suç delillerini tespit, muhafaza ve yetkili zabıtaya teslim etmek görevi vardır (2559 sayılı PVSK Ek m.4/1). Bu 
duruma göre bir polis, görevli olduğu mülki sınırlar içerisinde istirahatli iken bile bir suçla karşılaşırsa, suça ilişkin 
belirtilen işleri yapmakla görevlidir. Bir başka anlatımla polisin suresi dışında da TCK m.. 240’tan dolayı sorumluluğu 
söz konusu yazılır. Yargıtay, trafik polisi olmayan, bu işle görevlendirilmeyen polis memurlarının trafik suçu 
işleyenlerden kanuni kovuşturma yapılmaması için para almalarını görevi kötüye kullanma saymıştır. 

b) ÖZEL GÜVENLIK GÖREVLİLERİNE MAHSUS GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA CÜRMÜ: 2495 sayılı 
Yasa’da ÖGG için, tıpkı görevi ihmal suçunda olduğu gibi el bir görevi kötüye kullanma suçu düzenlenmişti. ÖGG, özel 
giysilerini ve teçhizatlarını ancak görev alanları içinde veya görev dışarıda sürdürülüyorsa, görev süresince dışarıda da 
giyebilir ve taşıyabilirler (m 12/ 2). Ve teçhizatı görev alanı dışında taşıyan ve üniformasını görev alanı dışında n ÖGG 
altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır, hükmün esin1eşmesi üzerine görevlerine son verilirdi (m 25). 
Bu düzenleme için 230. maddede söylediklerimizi tekrar etmeden, burada da geçerli olduğunu vurgulamak gerekir. 

Sadece üniformayı görev alanı dışında giymenin ya da cop, kelepçe ve palaska gibi teçhizatı taşımanın bu kadar ağır 
cezaya çarptırılması adil sayılamaz. Çünkü bu eşyaları bulundurmak ve taşımak zaten suç değildir. Herhangi bir insan 
için suç sayılamayacak bir davranışın ÖGG için suç sayılması isabetli olamaz. Suçun konusu sadece silah ve 
cephaneye inhisar ettirilebilirdi. Aslında bu eylemler suç olmaktan çıkarılıp disiplin ihlali haline getirilmelidir. Nitekim 
Yargıtay “ sanık geçici köy korucusunun kendisine görevi nedeniyle verilen devlete ait silahı, görevi dışında, 
avlanmakta kullanması işleminin m.240’i ihlal etmediğine, disiplin cezası gerektirdiğine” karar vermiştir’. 
Suçun maddi unsuru ÖGG’nin haklı bir neden olmaksızın görev alanında üniformayı giymek, teçhizatı ve silahı 
taşımak, bulundurmaktı. Bu eyIemden dolayı herhangi bir zarar doğması gerekmemektedir. Hukuka unluk nedenleri bu 
suç için geçerlidir. Örneğin görev alanı içinde başlayan bir suç görev alanı dışına taşmış ve ÖGG faili görev alanı 
dışında takip etmek mecburiyetinde kalmışsa, görev alanı dışından ÖGG’nin şahsına veya korunan tesise bir saldırı 
oluyorsa görev alanı dışına silah ve teçhizatıyla çıkan ÖGG hukuka uygunluk sebebinden yararlanabilecektir Yasanın 
bu eylemi suç sayması sosyal yaşamın gereklerine öyle aykırıdır ki, büyük şehirlerin merkezi semtlerinde sıktıkla 
işyerinden kısa süre için ayrıldığı anlaşılan (örneğin alışveriş için) ÖGG görmek mümkündür. İçişleri Bakanlığı ise 
ÖGG’nin disiplin ihlalleri ve cezalarına ilişkin bilgi sahibi değildir. Nitekim 5188 sayılı Yasa bunlardan sadece “ateşli 
silahını bu kanuna aykırı veya görev alanı dışında kullanma (m20/c) eylemini suç sayarak idari para cezasına 
çarptırılmıştır. Hukuki bakımdan 2495’le mukayese edilemeyecek kadar olumlu olan bu düzenleme teknik bakımdan 
pek isabetli değildir. Çünkü bu eylem aynı zamanda 6136 sayılı Yasa’yı da ihlal etmektedir. Fikri içtima durumu ile 
karşı karşıyayız. 

15- İŞKENCE (TCK m.243): İşkence suçu TCK in. 243’te söyle yer almıştır: “Bir kimseye cürümlerini 
söyletmek, mağdurun, şahsi davacının, davaya katılan kimsenin veya bir tanığın olayları bildirmesini engellemek, 
şikayet veya ihbarda bulunmasını önlemek için yahut şikayet veya ihbarda bulunması veya tanıklık etmesi sebebiyle 
veya diğer herhangi bir sebeple işkence eder veya zalimane veya gayri insani veya haysiyet kırıcı muamelelere 
başvuran memur veya diğer kamu görevlileri...” İşkence cürmüne sadece m.243 açısından bakarsak ”Bu suç ifade 
almaya ve sorgulamaya yetkili memurlar tarafından işlenebilir. ÖGG’nin adli amaçla ifade alma ve sorgulama yetkileri 
yoktur. Dolayısıyla işkence suçunun faili olamazlar.” diye düşünülebilir. 

Ancak Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı 
Sözleşmesi failin niteliğinde bir genişleme getirmiştir. Sözleşme “Bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir 
başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatıyla, fiili işleyen kimseden söz, etmektedir (m.1). TCK m.243 metninde 
1999 yılında 4449 sayılı yasa ile yapılan değişiklik BM Sözleşmesi paralelindedir. ÖGG bazen kamu görevlisi, bazen 
de bu sıfatla hareket eden kimseledir. Adli nitelikte yakalama, suçun failini bulma görev ve yetkileri vardır. Dolayısıyla 
yakaladıkları şüpheliye suçunu söyletmek amacıyla yapacakları eylemler işkence suçunu oluşturabilir. Kolluk görevlisi 
olmadıkları halde ÖGG’ye emir verme yetkisine sahip olanlar da işkence suçunu işleyebilir veya bu suça iştirak 
edebilirler. Yargıtay, ÖGG gibi ifade alma ve sorgulama yetkileri bulunmayan belediye zabıtalarının, belediyeye ait bir 
araçtan parça çaldığı şüphesiyle yakaladıkları kişiye suçunu söyletmek için işkence yapmalarını m.243’ün ihlali olarak 
görmüştür. 

İşkence “bir kimseye yönelik maddi ve manevi mahiyette eza verici hareketleri”, zalimane muameleler 
“mağdura yapılan maddi ve manevi her türlü ızdırap verici muameleleri”, insani olmayan muameleler “insan kişiliğini ve 
duygusunu önemli derecede incitici fiilen”, haysiyet kırıcı hareketler ise “bir kimsenin namus, şöhret veya haysiyetine 
saldırı niteliğinde fiilen” ifade eder”.İşkence suçu özel kast ile islenebilir. Eylemler belli amaçlara yönelmiş demektir. 
Eylemler cürümlerini söyletmek, olayları bildirmesini engellemek, şikayet ve ihbarda bulunmayı önlemek, şikayet ve 
ihbarda bulunması veya tanıklık etmesi sebebiyle veya diğer herhangi bir sebeple yapılmalıdır. 

”Yargıtay “Sanıkların, yasadışı bir örgütle ilgili olarak yaptıkları soruşturmada gözaltına alınan mağdurlara, bilgi 
ve itiraf elde etmek için gözlerini bağlayıp yüksek sesle müzik dinletmek, çırılçıplak soyarak basınçlı su sıkmak, ıslak 
battaniyeye sardıktan sonra elektrik akımı vermek, erkeklerin hayalarını sıkmak, makatlarından cop sokmak, kızlara 
cinsel tacizde bulunmak, göğüslerini elleyip sıkmak, zıplatmak, ayakta tutmak ve duvara yaslamak suretiyle beden 
gücünün dayanamayacağı hareketleri yaptırmak, diğerlerine yapılan işkenceleri seyrettirmek, su ve yiyecek 
vermemek, uyumasını engellemek, hakaret ve tehdit etmek gibi süreklilik gösteren ıstırap verici, bezdirici, fiziki ve 
manevi ağır acı veren, insanlık kişiliğini incitici, haysiyet kırıcı” hareketlerin işkence Olduğunu belirtmiştir’. 
243. maddede yazılı eylemler sonucu fail suçu işlediğini kabul eder veya delillerin yerini gösterirse, elde edilen beyan 
ve diğer deliller geçersiz sayılacaktır. CMUK m.254/ 2: “Soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde 
elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz.” demektedir. 

Ağırlaştırıcı Sebep: m.243/ 2: “Fil neticesinde ölüm vukua gelirse 452. sair hallerde. Maddeye göre tertip 
olunacak ceza üçte birden yarıya kadar artırılır.” demektedir. İşkence sonucu eylemin faili olan memur amacını aşar ve 
mağdurun yaralanmasına ya da ölmesine yol açarsa alacağı ceza artırılacaktır. 

ÖRNEK OLAY 23 İNTİHAR TEŞEBBÜSÜ -(Amir, sanığı) Benim odama getir de birlikte sorguya çekelim. 
—Buyurun, dedim. Sanık ayağa kalkarak yavaş ve sakin bir hava ile odadan çıktı. (Amirimin) odası ile benim odanın 
arasında büyükçe bir salon vardı. Ben önde sanık da arkadan geliyordu. Salonun ortasına gelince, hademeden istediği 
suyu almış içiyordu. Bu sırada gecikmemizden bir önsezi ile endişelenmiş olan amirim odasından sesleniyordu. 
—Haniya nerede kaldınız? Dedi. 

—Su içiyor, cevabını alınca, 

—Bu adam her soruşturmaya gelirken hep böyle su istemektedir. Bu ne demektir? Demeye vakit kalmadan salonda 
birden bire bir gürültü duyuldu. Başımı çevirir çevirmez adam elindeki bardağı yere fırlatıp dört resmi polis ve bir de 
odacının yanından merdivenin başında açıklık bulunan camlı merdivenlere doğru koşarak kendini aşağı attığını 
gördüm. 

16- ZOR KULLANMAYA YETKİLİ MEMURLARIN KÖTÜ MUAMELE VEYA CİSMEN EZA VERME CÜRÜMLERİ 
(TCK m.245) ÖRNEK OLAY 24 POLİS BİZİ SATTI: Görevli olduğumuz kuruluşta hırsızlık olmuş, ama failler 
yakalanamamıştı... Daha sonra tekrar geleceğini düşünerek, hırsızı yakalamak in arkadaşlarla söz birliği ettik 0 gece 
iki çocuğu binaya girerken yakaladık. Daha önceki hırsızlığı da onların yapıp yapmadığını anlamak için çocukları biraz 
sıkıştırdık konuşmadılar. Biz de daha ileri gitmeden polise haber verdik. 

TCK m.245: “ Kuvve-i cebriye imaline memur olanlar ve bilumum zabıta ve ihzar memurları memuriyetlerini 
icrada ve mafevkinde bulunan amirinin emrini infazda kanun ve nizamin tayin ettiği ahvalden başka suretle bir kimse 
hakkında sui muamele veya cismen eza verecek hale cüret ederse yahut o kimseyi darp ve cerh eylerse üç aydan üç 
seneye kadar hapis ve muvakkaten memuriyetten mahrumiyet cezaları ile cezalandırılır. Eğer 5lediği cürüm bu fiillerin 
fevkinde ise o cürümlere terettüp eden ceza üçte birden yarıya kadar artırılır.” demektedir. ÖGG zor kullanma yetkisine 
sahiptirler (5188 sayılı Yasa m.7/k). Dolayısıyla bu suçun faik olabilirler. ÖGG’nin fail olabilmesi için usulüne uygun 
olarak çalışma izni almış olması gerekir (5188/ m.11). Kanuni prosedüre uyulmadan göreve başlatılan ÖGG’nin bu 
maddedeki eylemleri yapması halinde ancak müessir fiilden dolayı sorumluluğu söz konusu olabilir. (TCK m.456) 

ÖGG bu suçu görevi sırasında, görev alanında ve göreviyle ilgili olarak isleyebilirler. Görevi dışında veya 
görev yer ve zaman içinde olmakla birlikte konusu görevle ilişkisiz olan hallerde bu suçtan bahsedilemez. 
Yargıtay jandarma karakol komutanının, trafik kazası geçiren ve karakolda bulunan arkadaşlarının durumunu 
öğrenmek maksadıyla karakola gelen yakınlarına sövmesi olayında TGK m.245/ 1’deki suçun oluşmadığı, buna 
karşılık müdahale ettiği kavgada müştekiye tokat atan polisin eylemini’ ve mağdurun karakola getirilerek sakalını 
kestiren jandarmanın eylemini m.245’in ihlali olarak değerlendirmiştir’. Yargıtay mağduru on beş gün iş ve gücünden 
kalacak kadar yaralayan ÖGG’nin 2495 sayılı Yasa’ya uygun olarak görevlendirilmesi halinde, bu yasaya göre zor 
kullanma yetkisi bulunduğundan, eylemin TCK m.245/1’e uyduğuna karar vermiştir. Buna benzer bir kararda da yasak 
bölgeye sürüsünü sokan kişiyi yaralayan çiftçi mallarım koruma bekçisinin eylemi ile seyyar satıcılara söven ve onları 
döven belediye zabıtalarının eylemi TCK m.245’in ihlali olarak görülmüştür. Kötü muamele mağdurda gerek maddi 
gerekse manevi acı ve üzüntü doğuran davranışlardır. Buna karşılık cismen eza verme vücutta acı ve ıstırap 
veren fiziki etkilerdir. Darp ve cerh, dövme ve yaralamadır. 245. maddede yazılı suçun islenebilmesi için kötü 
muamele, cismen eza verme, darp ve cerh eylemlerinin hukuka aykırı olarak yapılması da gerekir. Bu ise: 

1) Ya koşulları mevcut değilken zor kullanılması, 

2) Veya zor kullanma sınırlarının aşılması demektir. 

 Suçun manevi unsuru kasttır. Buna göre 245. maddede yazılı eylemler bilerek ve istenerek islenebilir. Yargıtay bir 
kararında şöyle demektedir “Akınpark’ta ÖGG olan sanıkların, 2495 sayılı yasanın 9/ 1 c madde ve fıkraları karşısında, 
1- Katılan ve birlikte olduğu kişi hakkındaki yapılan ihbarın görevlerine girip girmediğinin araştırılması, 
2- Görevlerine girdiği takdirde aynı yasanın 13. ve 9–10. maddeleri gereğince zor ve silah kullanma yetkileri de 
bulunup bulunmadığı saptanarak katılanı yaralama eylemine TCK m.245 ‘in uygulanması gerekip gerekmediği 
tartışılmalıdır. 

17- MEMURUN EVRAKTA SAHTEKÂRLIK CÜRÜMLERİ 

ÖRNEK OLAY 25 POLİS (Almanya’da bile) POLISTİR: “ Gözaltına alınanların dövülüp, gözaltı odasının 
basamağından aşağı atıldığı ya da tutukluların tartaklanıp, karşı koyana kadar kışkırtıldığı olur. Bunun üzerine iyice 
dövülürler ve üstüne üstlük bir de dayak yiyen hakkında devlet memuruna direnişten yeni bir dosya açılır. Bu yeni 
dosya sadece, dayak yiyen kişi görev başında yaralama suçlamasıyla memura karşı dava açarsa kullanılmak üzere bir 
anlamda sigorta görevi yapar.” 

a) EVRAKIN ASLINDA SAHTEKÂRLIK CÜRMÜ (TCK m.339) TCK m.339:” Bir memur memuriyetini 
icrada tamamen veya kısmen sahte bir varaka tanzim eder veya hakiki bir varakayı tağyir ve tahrif eyler ve bundan 
dolayı umumi ve hususi bir mazarrat tevellüt edebilirse üç seneden on seneye kadar ağır hapis cezasına mahkum 
olur. Eğer is bu varaka sahteliği ispat edilmedikçe muteber olan evrak kabilinden ise ağır hapis cezası beş seneden on 
seneye kadar verilir. 

Evrakın musaddak suretleri kanunen zayi olan asılları makamıma kaim olmak geldiği takdirde mezkur suretler 
hakkında asılları gibi muamele olunur.” Bu suç kamunun güvenine karşı işlenen suçlardandır. Böylece resmi egelere 
karşı duyulan, duyulması beklenen güven, bunların doğruluğuna dair inanç korunmak, bunlara duyulan güven ve 
inancın sarsılması, bunların şüpheyle karşılanması önlenmek istenmiştir. 

Fail memur olmalıdır. Tüm ÖGG fail olabilir. Fiil, failin memuriyet görevini yerine getirmesi sırasında işlenmiş 
olmalıdır. Düzenlenen belge memurun görevi kapsamında yer almalıdır. Suçun maddi unsuru sahte belge düzenlemek 
veya evrakın tahrifidir. Gerçeğe uygun olmayan halleri gerçek gibi göstermek, durumu eksik yansıtmak sahte evrak 
tanzimidir. Sahih bir belgeyi değiştirmek, tahrif etmektir. Hazırlanan belge iğfal kabiliyetine sahip olmalı, bundan dolayı 
genel veya özel bir zarar doğma ihtimali bulunmalıdır. Suçun manevi unsuru kasttır. 

b) EVRAKIN SURETİNDE SAHTEKARLIK CÜRMÜ (TCK m.341) TCK m.341: “Bir memur aslı mevcut 
bulunmayan resmi bir varakanın musaddak suretini tasni ve kanuni şekline uydurarak ita eyler veyahut aslını değiştirip 
mahvetmeksizin iş bu asla mugayir bir suret verir ise üç seneden sekiz seneye kadar ağır hapis cezası görür. Eğer iş 
bu varaka sahteliği ispat olunmadıkça muteber addolunan evrak kabilinden ise ağır hapis cezası dört seneden eksik 
olamaz. Eğer sahtekarlık resmi evrak münderecatının sıhhatini tasdik esnasında irtikap olunmuş ise bundan dolayı 
umumi veya hususi bir zarar tevellüt edebildiği takdirde fail hakkında bir seneden beş seneye kadar hapis cezası 
verilir.” Bu suçu, belgenin suretini hazırlamaya, vermeye yetkili memur işleyebilir. Kanun, memur olmayanların bu suçu 
işlemelerini ayrıca düzenlemiştir (m.242/3). ÖGG, tutanakları birden fazla nüsha olarak düzenlerken bu suçu 
işleyebilirler. 

Sahtekarlık, belgenin suretinde işlenebilir. Suret onaylı olmalıdır. Suçun maddi unsuru olmayan assın suretini 
üretmek veya asla sadık olmayan suret elde etmektir. Suçun manevi unsuru kasttır’ 

c) FİKRİ SAHTEKARLIK CÜRMÜ (TCK m.340): TCK m.340: “Bir memur memuriyetini icra halinde bir 
varaka tanzim veya tahrir ederken hakikate muvafık olmayan keyfiyet ve ifadeleri sahih ve huzurunda cereyan etmiş 
gibi gösterir yahut zabtına memur olduğu ifadeleri zapt etmez yahut bu ifadeleri değiştirir ise bundan dolayı umumi 
veya hususi bir zarar tevellüt edebildiği takdirde baladaki maddede yazılı olan cezalar ile cezalandırılır.” Fail 
memurdur. Biçimsel olarak geçerli, içerik bakımından sahte bir belge söz konusudur. ÖGG’nin düzenlediği belgeler, 
özellikle tutanaklar bu suçun konusu olabilir. 

Maddi unsur 

1) Gerçeğe uygun olmayan durum veya beyanların gerçekmiş gibi gösterilmesi, 

2) Beyanların kısmen veya tamamen belgelere geçirilmemesidir. Suçun manevi unsuru ÖGG’nin suç 
nedeniyle düzenledikleri tutanaklar (yakalama, arama, el koyma, olay tutanakları vb.) resmi belge niteliğindedirler. 
Yukarıdaki suçlar söz konusu tutanakların asılları veya suretlerinde işlenebilir. Sahtecilik suçlarında suç kastı üzerinde 
durulmaktadır. “Sahtecilik amacıyla değil, kendini ya da başkasını bazı külfetlerden kurtarmak için sahte belge 
düzenleyen memur, görevini yapmadığı halde yapmış gibi tutanak düzenler, böylece olanı yok olmayanı var 
gösterirse, kasıt sahte belge düzenlemekten çok, görevin şu ya da bu nedenle yasal şekil ve özden başka biçimde 
yapılmasıdır.” 

Yargıtay bir kararında: “sanık üzerinde yakalanan yasak bıçağa ait tuttuğu zabıt varakasının “üzerinde” 
kelimesini “önünde” şeklinde değiştirmek ve üzerinde bıçak bulunduğunu bildiren şahitlerin beyanlarına havi zabıtları, 
hakikati gizlemek maksadıyla hazırlık evrakından çıkarıp yok etmek suretiyle görevini kötüye kullanmaktan sanık 
jandarma karakol komutanının hareketi TCK m.275 gereğince cezalandırılmalıdır” demiştir. 
Yönetmeliğe göre sahtecilikten mahkumiyet (m.42/f–6) ve “Kasıtlı olarak gerçek dışı rapor vermek veya tutanak 
düzenleyip imza etmek veya ettirmek” eylemleri meslekten veya işten çıkarma cezasını gerektirmektedir. 

B- ÖZEL GÜVENLİK GÖREVLİSİ FAİLLERE UYGULANABİLECEK AĞIRLAŞTIRICI SEBEPLER 

1- GENEL AĞIRLAŞTIRICI SEBEP (TCK m.251) TCK m.251: “Bir memur vazife esnasında bir kimse 
aleyhine bir cürüm işlerse kanunda yazılı olmayan hallerde o cürme kanunen terettüp eden ceza üçte birden yarısına 
kadar artırılır.” hükmü ile memurlar için genel bir ağırlaştırıcı neden getirmektedir. TCK m.251, görev sırasında, 
memurlar tarafından islenen ve memuriyet sıfatı nazara alınmayan tüm cürümlerde uygulanır. 

Bu maddenin uygulanabilmesi için: 

1) Fail memur olmalıdır. 

2) Memurluk herhangi bir suçun unsuru veya ağılaştırıcı nedeni olmamalıdır. İşlenen suçun görevle ilgili 
olması şart değildir. Maddenin amacı görev sırasında suç islenmesini önlemektir. Görevi sırasında örneğin sövme, 
sarkıntılık, ırz ve namusa tasaddi cürmü işleyen memurların cezaları 251.maddeye göre artırılacaktır. Bu suçlardan 
birini 

• Ceza Ve Usul Hukuku Bakımından ÖGG’nin Memuriyet Sıfatı örneğin hakareti, görev süresi bittikten 
sonra isleyen memurun cezası maddeye göre artırılmayacaktır. Takibi şikayete bağlı bir suçun görev sırasında 
islenmesi suçun bu özelliğini değiştirmez. TCK m.251, gerçek kişilere karşı memurlar tarafından işlenen ve memur 
sıfatı nazara alınmayan bütün cürümleri kapsamına alır. “Görevli olarak gittiği yerde araçları denetlemek üzere 
durdurdukları sırada ölenin içinde bulunduğu aracın “dur!” emrine uymayıp hızla uzaklaşması nedeniyle araca doğru 
resmi silahıyla ateş ederek maktuleyi öldüren jandarma erinin cezasının yalnız TCK m.251 ile artırılmasına” karar 
vermiştir. Görev sırasında bir kimseye karşı cürüm isleyen memurun cezasının TCK m.251’e göre artırılması halinde 
aynı yasanın 35. maddesinde sayılı fer’i ceza verilemez. 

2- MEMURİYET İMKÂNLARININ KULLANILMASI (TCK m.281) TCK m.281: “Bir kimse cürüm islemek için 
haiz olduğu memuriyete ait kuvvet ve vasıtaları kullandığı takdirde eğer kanun esasen memuriyet sıfatını nazarı itibara 
almamış ise irtikap olunan cürüm için tayin olunacak ceza altıda birden üçte bire kadar tezyit olunur.” Bu maddeye 
göre: 1) Fail memur olmalı. 

2) Eylem cürüm teşkil etmeli. 

3) İşlenen cürümde memurluk, unsur veya ağırlaştırıcı neden olarak yer almamalı. 

4) Memuriyete ait kuvvet ve vasıtalar kullanılmalı. 

5) Cürüm, memurun görevi dışında islenmelidir. “Devlet memurlarının kamu gücünü veya görevinin verdiği 
imkanlar kullanarak suç işlemesi halinde devlet idaresinin itibarı ve prestiji zarar görür. 

İste bu nedenle kanun koyucu memurluğun kişiye bahşettiği imkan ve vasıtaları kullanarak suç işlemesini bir 
ağırlaştırıcı sebep saymıştır.” ÖGG, kendilerine görevleri dolayısıyla verilen kuvvet ve vasıtaları görev dışında 
kullanarak bir cürüm işleyecek ve bu cürümde ÖGG’nin memuriyet niteliği ne unsur ne de ağırlaştırıcı neden olarak yer 
alacaktı. Tabanca, cop, kelepçe, telsiz, otomobil, üniforma vb. görev dolayısıyla sahip olunan vasıta ve kuvvetlerdir. 
Yargıtay “...Emniyet hizmetleri personeline görevde kullanılmak üzere satılan tabanca ile işlenilen suçta TGK. M.281 
hükmü uygulanır.’46” derken, “Sanığa köy muhtarı olması nedeniyle silah taşıma ruhsatı verildiği anlaşıldığından, 
silahın şahsi mali olması nedeniyle TCK m.281’in uygulanamayacağını” belirtmiştir. 

Yargıtay bir başka kararında ise “2495 sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin 
Sağlanması Hakkında Kanunun 2. ve 13. maddeleri uyarınca DSİ baraj bekçisi olan sanık memur sayıldığı cihetle ve 
olayda DSİ tarafından kendisine görevi dolayısıyla verilmiş tabancasıyla suç işlediği anlaşıldığından hakkında TCK’ 

m.281’in uygulanması gerekeceğinden...” bahsetmektedir’. “Tariş Fabrikasında ÖGG olup, 2495 sayılı Kanun’un 13. 
maddesine göre TCK uygulamasında memur sayılan sanık görevini ifa sırasında ve görevi dolayısıyla verilen silahla 
suç işlemiş olmasına göre, sübutu halinde TCK m.281’in uygulanması gerekeceği”ne karar vermiştir’. 
Yargıtay’a göre “Sanığın ... 2495 sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması 
Hakkında Kanun kapsamında olacak şekilde görevlendirilip ÖGG olması nedeniyle bu yasa çerçevesinde kendisine 
silah taşıma belgesi verildiği... Sanık yüklenen suçlan görevi sırasında ve kendisine bu şekilde verilen silahla işlemiştir. 
... Kendisine resmen tevdi olunan memuriyetine ait vasıtayı kullanmış olduğundan her iki mağdura yönelik 

Silahın kabzasıyla vurmak silah kullanmak sayılmamakta, bunun için silahın yöneltilmesi veya ateş edilmesi 
gerekmektedir’. Buna göre cop darbesiyle adam yaralama halinde in. 281 uygulanacaktır. Fail memurun cezası, 
memurluk sıfatı sebebiyle birden fazla artırılamaz. TCK m.251 ile artırılan ceza mesela m.281 ile de artırılamaz. 

3- GÖREVİN KÖTÜYE KULLANILMASI SONUCU KAMU HİZMETLERİNDEN YASAKLILIK (TCK m.35) 

ÖRNEK OLAY 26 AĞIR BEDEL “Araştırmalar kimi yoksul mahallelerde yetişen kentli gençlerin polise olan 
saygısının tamamıyla yitirildiğini göstermektedir. Bu saygı eksikliğinin nedenleri arasında, kendisiyle görüşülen 
gençlerin çocuklukları boyunca, polis memurlarının mahalledeki müşterek bahisçilerden, orospulardan ve uyuşturucu 
satıcılarından rüşvet aldıklarını gözlemlediklerini söylemelerinin olağanlığı bulunmaktadır. Bu nedenle de yıllar sonra, 
polis memurları bu gençlere suç etkinliklerini durdurmayı emrettikleri zaman, gençlerde polis memurlarının emirlerine 
uyma eğilimi olmamaktadır, çünkü gençlerin gözünde onlar mahalledeki günlük yaşamın bir parçası olan fuhuş ve 
kumar pazarlayıcılardan daha iyi değildirler.” 

TCK m.35: “Kanunun tayin ettiği ahvalden maada resmi sıfatı veya icrası ait olduğu daireden verilecek 
ruhsatname ve şahadetname gibi vesikaya muhtaç olan bir meslek ve sanatı suiistimal suretiyle islenen cürüm ve 
kabahatlere müteallik hükümler mahkumun mahkum olduğu müddete veya cezayı nakdinin ademi tediyesinden dolayı 
ne miktar hapis cezası verilmek lazım gelirse o miktara muadil olacak ve yirminci ve yirmi besinci maddelerde 
muayyen müddetlerin azami hadlerini geçmeyecek bir müddete muvakkaten hidematı ammeden memuriyetini veya 
meslek ve sanatın tarihini dahi istilzam eder. 

Sair meslek ve sanatlar hakkında tatili icap ettiren ahvali kanun tayin eder.” Görev sırasında bir kimseye karşı 
cürüm isleyen memurun cezası TCK m.251’le artırılması halinde yukarıda da belirtildiği gibi 35. maddede yazılı fer’i 
cezaya hükmedilemez. 

TCK m.280: “Memuriyet sıfatı kanuna göre cürmü teşkil eden anasırdan cürmün esbabı müşeddidesinden 
addolunduğu yerlerde memurdan bu sıfatın zail olmuş olması veya cürmün vukuu esnasında vazifesini ifa halinde 
bulunmaması bu kaidenin tatbikine mani değildir.” Cürmün işlenmesinden sonra failin memurluk sıfatı ortadan 
kalkmışsa asa, emeklilik, vatandaşlığın kaybı, disiplin cezası bile memurluk sıfatı ile ilgili hükümler uygulanır. 
Bu kişinin memuriyeti sırasında işlediği suçlardan dolayı hakkında soruşturma yapılabilir ve cezalandırılması 
mümkündür. Memuriyet sıfatı sona erdikten sonra bu kimse memuriyet sırrını ifşa (TCK m.229) eylemini işlerse 
bundan sorumludur. 280. maddenin uygulanabilmesi için suçun niteliğinin de buna uygun olması gerekir. 

4- MEMURUN FAİL OLDUĞU SUÇLARDA ÖZEL AĞIRLAŞTIRICI NEDENLER: Memura özgü suçlar ve 
genel ağırlaştırıcı nedenler dışında, bazı suçların memurlar tarafından işlenmesi halinde cezanın artırılması kanunda 
belirtilmiştir. Bu suçlar: 

—Silahlı Kuvvetler hizmetine tahsis edilen ulaşım araçları ve tesisleri tahrip (TCK m.131/ son), 

—Siyasi hakların kullanılmasını engelleme (TCK m.174/2), 

—Ölülere ilişkin suçlar (TCK m.178/son), 

—Mührün sökülmesi (TCK m.274/2,3), 

—Uyuşturucu madde ticareti (TCK m.403) ve kullanma (TCK m.404) (TCK m.406/2).